Cellâd Nedir? Osmanlı Celladları hakkında bilgi

Cellâd Nedir? Osmanlı Celladları hakkında bilgi ve resimler...

Cellâd dediğin Ninja gibi değil normal giyinirdi, süsleri de işkence âletleriydi.
Bundan tam 477 sene önce idam edilen Sadrazam Pargalı İbrahim Paşa, belki sağlığında bile görmediği şöhrete bu hafta Muhteşem Yüzyıl dizisi sayesinde kavuştu! Paşa, dizide Ninja kıyafetli cellâdlar tarafından boğuluyordu.


MUHTEŞEM Yüzyıl’ın Ninja kıyafetli cellâdları ellerinde kemendlerle Topkapı Sarayı’nda cirit attılar, koridorları arşınlayıp Pargalı’nın uyuduğu odaya girdiler ve Paşa’yı bir güzel boğdular... Cellâdları bu şekilde Ninja kılığına büründürmek seyircinin alâkasını çekmek için başvurulmuş güzel bir buluştu, tamam; ama Osmanlı zamanında can almanın üstâdı olan cellâdların bu şekilde giysilere büründüklerini sakın ola ki düşünmeyin! O zamanlarda devletin resmî memurları olan cellâdlar da devrin kıyafetlerini giyerlerdi. Yani şalvarı andıran geniş pantolonları, bellerinde kuşakları ve başlarında serpuşları vardı; giyim ve aksesuvar konusunda sıradan insanlardan tek farkları ise, nizamın bozulmasını önlemek maksadıyla etrafa korku salmak için yanlarında kemend yahut pala gibi can alma âletleri ile envâi çeşit işkence gereçlerini taşımaları idi.
-->
EDEPSİZE GÖZDAĞI 
“Cellâd” kelimesi, Arapça’da “kırbaçlamak” demek olan “celd” masdarından gelir. Zira eski devir cellâdlarının can alma dışında bir vazifeleri daha vardır: Mahkemeye çıkartılacak olan suçluları itirafa ve idamlarından önce bazı konularda mutlaka bilgi vermeleri gereken mahkûmları da konuşmaya zorlamak için işkence yapmak! Her dâim yanlarında taşıdıkları işkence âletleri işte hem bu işe yarar, hem de halka “Bir edepsizlik edecek olursanız âkıbetiniz böyle olur haaa!” diye gözdağı vermeye yarardı.

Evliya Çelebi, meşhur “Seyahatnâme” sinde cellâdlık mesleğinin pîrinin Hazreti Muhammed’- in huzurunda bir katilin kafasını kesen Eyyûb- i Basrî olduğunu yazar. İslâm Tarihi’nin bilinen bu ilk cellâdı, Evliya Çelebi’nin anlattığına göre idam edeceği kişiyi önceden yıkatmış, abdest aldırmış, güzel sözlerle tesellî edip kelime-i şehâdet getirtmiş, sonra kıbleye çevirmiş, kılıcını iki eli ile kullanarak kelleyi vücudundan ayırmış ve infaz ânında orada bulunanlara da daha sonra katilin ruhu için Fatiha okutmuştur!

Avrupa’da geçmişin önde gelen cellâdları hakkında dünya kadar çalışma bulunmasına rağmen, bizde tarihimizdeki cellâdlar üzerine doyurucu hiçbir araştırma yapılmadı; konu eski senelerde dergilerde yayınlanmış olan tektük yazılarla sınırlı kaldı.

İBRET TAŞINDAKİ KELLE
İşte, bundan 70 sene kadar önce yine bir dergide yayınlanmış olan bir yazıdan yaptığım aşağıdaki alıntı da, cellâdları konu alan tek-tük araştırmalardan biri:

“...Osmanlı Devleti’nin resmi cellâd teşkilâtı, bir cellâdbaşının idaresinde, sayıları devre göre değişen cellâdlardan meydana gelirdi. Bunların hepsi Kıptî idi ve Bostancıbaşı Ağa’nın emrinde çalışırlardı. İdam emri Bostancıbaşı’ya verilir, o da yerine göre bazen bizzat nezaret ederek hükmü yerine getirirdi. Eğer canı alınacak kişi önemli bir şahıssa Bostancıbaşı idamda mutlaka bulunur, hükmü ‘cellâd yamağı’ denilen ve maharetine en fazla güvendiği iki cellâda uygulatırdı...

Siyasî mahkûmlar, yağlı kemendle boğulurlardı. Bazısının başı, idamdan sonra ‘şifre’ denen çok keskin ve özel bir usturayla gövdesinden ayrılır, ya bir ‘ibret taşı’nın üstüne konur, yahut da sarayın şehre açılan büyük kapısının önüne atılırdı. Sabıkalı hırsızlar, özellikle de gece hırsızları, şehrin kalabalık yerlerinde ama genellikle suçu işledikleri semtte ve özellikle de girdikleri evin, dükkânın veya hanın kapısında asılırlardı.

Katiller, işkenceyle öldürülürdü. Askerlerin başları kesilir, cesedleri de ayaklarına taş bağlanarak denize atılırdı. Mahkûmlara, sakladıkları malların yerini söyletmek için idamlarından önce işkence yapıldığı da olurdu.

İdam edilecek olanlar haklarında ferman çıkıncaya kadar Bostancıbaşı tarafından tevkif edilirler, buna ‘Bostancıbaşı hapsine verilmek’ denirdi. Bu hapisten sağ kurtulanlar çok azdı ve Sadrazam Rauf Paşa, bunlardan biriydi. Paşa’yı idam etmeye karar verip hapse gönderen İkinci Mahmud, sonra ‘O genç ve güzel başa kallâvi kavuk pek güzel yakışıyor, kıyamam’ diyerek kararından vazgeçmiş ve hayatını bağışlamıştı.

İşkenceyle idamın ise üç korkunç şekli vardı: Çengel, çarmıh, kazık. Çengele, genellikle eşkiya ve korsanlar çarptırılırdı. Kaptanpaşalar donanmalarıyla Akdeniz’den dönerlerken yanlarında bir miktar ‘idamlık’ korsan da getirirler, bunların bir kısmını limana girmeden önce gemilerinin direklerine astırarak şehirde korku havası yaratırlar, geri kalanları da Eminönü’nde kurulu çengele gönderirlerdi.

Çarmıh, eşkiyaya ve casuslara uygulanırdı. Bir çarmıha yüzükoyun sımsıkı bağlanan suçlunun omuz başları ve kaba etleri bıçakla oyulur, buralara iri yağ mumları dikilerek yakılır ve çarmıh bir devenin üzerinde şehrin bir ucundan öteki ucuna kadar gezdirilirdi. Mahkûm can vermezse, o gün öğleden sonra asılırdı.

Kazık cezası ise, yol kesenlere ve korsanlara verilirdi. Elleri ve ayakları bağlanan mahkûm bilek kalınlığında ve gayet sert ağaçtan yapılmış olan yağlı kazığa çakılır ama ‘itina ile’ oturtulur, omuzlarına çarmıhta olduğu gibi bir çift yağ mumu dikilir ve şehirde dolaştırılırdı.

Osmanlı Tarihi’nde nam salmış cellâdların başında, 17. asırda yaşamış olan Kara Ali’yle yamağı Hammal Ali ve Kara Ali’den sonra cellâdbaşı olan Süleyman gelirdi...”

Palavraya bak! İbrahim’in Hürrem’e aşkı Solakzâde’nin neresinde yazılı? 
TARİHÇİ mi, tarihî roman yazarı mı, neci olduğunu pek bilmediğim bir zat, Muhteşem Yüzyıl’da Pargalı’nın idam sahnesinden sonra keramet savurmuş ve İbrahim Paşa’nın Hürrem Sultan’a, yani Kanunî Sultan Süleyman’ın hanımına gizliden gizliye âşık olduğunu iddia etmiş...

Hazretin buyurduğuna göre, Paşa meğerse bu yüzden idam edilmişmiş ve bu mâlûmat “Solakzâde Tarihi”nde yazılıymış!

DÜŞÜNÜLMESİ BİLE İMKÂNSIZ 
Burada, Solakzâde Tarihi’nin İbrahim Paşa’nın idamının yeraldığı 492. sayfasını görüyorsunuz. Solakzâde idamın sebepleri ile ayrıntılarını anlatmaya bir önceki sayfadan başlıyor, Paşa’nın idamına sebep olan hatalarını ardarda sıralıyor amamaddemadde anlattığı bu hataların arasında “Padişahın hanımına alâka duyduğu” yahut “âşık olduğu” gibisinden değil bir ifade, imâ bile yok! Olması da zaten imkânsız, zira Osmanlı devrinde padişahın hanımı ile alâkalı bu şekilde bir ilişkinin değil yazılması, düşünülmesi ve hattâ işitilmesi bile imkânsızdır; olmaz yaaa, işitilmiş olsa bile böyle bir tuhaflığı kayda geçirmeye en başta “edep”mânidir!

UYDURAN REZİL OLUR
Tarihçi mi, tarihî roman yazarı mı, neci olduğunu pek bilmediğim zâtın bu tuhaf iddiasını işitince “Solakzâde’de hakikaten böyle birmalûmat var da acaba farketmeyip atladıkmı?” diye meraka düştüm; Solakzâde’nin idamdan bahseden sayfalarını okudum ve iddia edildiği gibi bir ifadeye tabii ki rastlayamadım.

Metinde “Hazret-i Süleyman’ın mührüne hıyanet eden dîv (dev) gibi velînîmet-i ırzını sıyânet (velînîmetinin ırzını korumak) hatırına gelmedi” şeklinde, Süleyman Peygamber ile peygamberin mührünü çalan dev efsanesine atıf yapan bir cümle vardı. “Bu zât acaba Hazreti Süleyman’ı Kanunî Süleyman zannetti, ‘mühür’ kelimesini ‘mihir’ okuyup hemen ilerisinde geçen ‘ırz’ sözünü de görünce bunlarla Hürrem Sultan arasında bir bağlantı mı kurdu?” diye düşündüm ama iddia sahibini tanıyan arkadaşlar, o zâtın eski harflere Solakzâde’yi okuyacak seviyede âşina olduğunu işitmediklerini söylediler.

Dolayısı ile, bu şekilde tuhaf bir iddiada bulunabilmek için geriye tek bir sebep kalıyor: “Gündeme geleyim de, nasıl olursa olsun” hevesi... Solakzâde Tarihi de bu hevese âlet ediliyor, hemen her tarih meraklısının kütüphanesinde vârolan eser sanki hiç bulunmayacak, kimselerin ulaşamayacağı, nâdirin de nâdiri bir kitapmış gibi gösteriliyor ve atılan palavra bu kitaba dayandırılıyor...

Netice mi? İşte böyle rezil olmak!

Bu dibekte sarımsak yahut ceviz değil, suçlunun kellesi ezilirdi 
ESKİ devirlerde idamın envâî çeşidi vardı, idamlık her suçun infaz şekli farklı olurdu ve büyük suç işlemiş olan din adamlarının idam biçimi de farklı idi: Kafaları dibekte ezilirdi.


İDAM, SON ÇAREYDİ
Osmanlı İmparatorluğu’nda din adamlarının idam edilmemelerine mümkün olabildiğince itina gösterilmiş, hattâ büyük suç işlediklerinde bile mallarına el konarak uzak diyarlara sürgün edilmeleri ile yetinilmiş ama sarayı ve idareyi çileden çıkartacak derecede işler yapmış olanlarının idamlarından başka çare kalmadığı zamanlarda, devreye “dibek” girmişti.

Büyük bir havanı andıran dibek mermerden yapılmıştı ve Topkapı Sarayı’nın avlusunda bulunurdu. Mahkûm kafası aşağıya gelecek şekilde dibeğin içerisine sarkıtılır, cellâdlar ellerindeki irice mermer tokmaklarla dibeğin içerisindeki kafayı yavaş yavaş ezmeye ve kelleyi macun haline getirmeye başlarlardı...

AZAP ÇEKEREK ÖLÜM 
Din adamlarının büyük acı veren böyle bir şekilde idam edilmelerinin sebebi, kanunu ve “günah” kavramını bildikleri halde gene de suç işlemekten çekinmemeleri ve dolayısı ile canlarını da büyük azap içerisinde alma ve otoritenin halka korku salma düşüncesi idi.

kaynak: haberturk - MURAT BARDAKÇI

0 yorum:

Yorum Gönder