7 Ocak 2018 Pazar

Şah İsmail Kimdir? Nedir? Nerelidir? ve Türk müdür? (Şah İsmail Hakkında Bilgi)


Tarih derslerinde karşımıza çıkan, Türk Tarihine ve tarihte önemli izler bırakmış Türk Hakanlarını (Hükümdar veya Padişahlarını) merak edenlerce de sıkça araştırılan; Şah İsmail veya I. İsmail,tam unvanıyla Ebu'l-Muzaffer Bahadır el-Hüseynî, Safevî Tarikatı'nın lideri ve Safevi Devleti'nin kurucusu ve ilk hükümdarıdır.

Şah İsmail Kimdir? Nedir? Nerelidir?

I. İsmail veya Şah İsmail (doğum tarihi 17 Temmuz 1487 Erdebil, Akkoyunlular - ölüm 24 Mayıs 1524; Erdebil, Safevî Devleti)

Şah İsmail, 17 Temmuz 1487 tarihinde Erdebil şehrinde Safevî Tarikatı'nın şeyh ailesinin çocuğu olarak dünyaya geldi. Baba tarafı Şeyh Safiyüddin'in sülalesinden olup İsmail'in babası Şeyh Haydar, dedesi ise Şeyh Cüneyd'dir. İsmail'in annesi (Alemşah Halime Begim) Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'nın kızıdır.

14 yaşında tahta geçen Şah İsmail, Osmanlı tarihçilerinin göstermek istedikleri gibi Acem değildir. ”Acem mülküne oturmuş bir Türk Hakanı’dır”. Tıpkı Rum topraklarında oturan Osmanlı‘nın Rum olması gerekmediği gibi, Acem topraklarını ele geçiren Şah İsmail’in de İran topraklarında hüküm sürdüğü için Acem olması gerekmez. Safevi devletinin başkenti Tebriz, Azerbeycan‘ın en önemli kentlerinden biridir. Gerek nüfus, gerekse kültür bakımından Tebriz Türk‘tür. Bugünkü İran devletinde nüfusun yarıya yakını Azeri Türkü’dür. Tarihte coğrafya adları kavim adları yerine sık sık kullanılmaktadır. Urfalı Mateos da vakayinamesinde Anadolu’ya gelen Selçuklu ordularını ”İranlı kavimler ”olarak tanımlar.

Bugün İran’da yaşayan Türk boyları şunlardır; Azeri, Kaşgay, Avşar, Kaçar, Şahseven, Türkmen, Karakalpak, Hamse, Kengürülü, Karadağlı.

Şah İsmail, devşirme Osmanlı tarihçilerinin “etrak-ı bi-idrak”‘ veya “nadan” olarak tanımladığı Türkmen-Türk adına şiirlerinde şu güzel anlamı yükler ”Sen ey Türk-i peri peyker ”(Sen ey peri vücutlu, melek endamlı Türk). Ulu atası Şeyh Safi ”Pir-i Türk ” olarak tarihi belgelere kayıt düşülmüştür. Hırslı, zeki, iyi eğitimli, inançlı, adaletli, şair ruhlu ve cömert bir liderdir. ”Ululuk istersen, kulluk eyle” diyecek kadar alçak gönüllü, topların, tüfeklerin üzerine yalın kılıç gidecek kadar cesur fakat tüm bu olumlu yanlarına rağmen düşmanlarına karşı oldukça acımasızıdır.

Divanında Türk kimliği karşısında Arap ve Acem kimliğini küçümser.Hatta onları haksızlıkla suçlar.

Yetdükçe tükenir Arab’un kuy u meskeni,
Bağdat içinde her nice Türkman kopar.
Şirvan halaiki kamu Tebriz’e daşına
Mülk-i Acem sorar ki, kıyamet kaçan kopar ?

Şah İsmail, Şirvan’da hüküm süren Şirvanşahlar hanedanlığının kendisini Anuşirevan veya Acem soyuna dayandırdığı gerçeğinden yola çıkarak Acemliler için kıyametin geldiğine hükmetmektedir. Bu Şah İsmail’de ”Türk ” kimliğinde duyulan aşırı bağlılığın ”milli taassup ” duygusuyla bütünleştiğini açıkça ortaya koymaktadır. ”Ey Türk titre ve kendine gel” diyen Göktürk Hakanını göz önüne almazsak ‘kavmiyetçilik’ bilinci bu denli yüksek başka bir yöneticiye rastlamak mümkün değildir.

Zamanla devşirme yöneticilerin eline geçen Osmanlı, kuruluşundan bir süre sonra kurucu unsurlar olan Türkmenlere artık sırtını dönmüştür. Askerini, yöneticisini devşirme Hiristiyan ahaliden alan Osmanlı, Türkmen’i ordusunu besleyecek, vergi alacak, savaşlarda ön saflara sürülecek bir zümre olarak görmektedir. Tabii ki burada Osmanlı’nın bir kurnazlığı da gözden kaçırılmak lazım. Devşirme görevini icra edip gitmektedir, yönetimde hak iddia edecek ne siyasi ne de etnik bir gücü vardır. Oysa Türkmen’in arkasında bazen binlerce obadan oluşan boyu-aşireti vardır. Oğuz -Türk töresine göre güçlü bir Türkmen beyi yönetimde hak iddia edebilir. Osmanlı basit bir şekilde bu törenin önüne geçmiştir.Devşirmeleri kullanarak Türkmen’leri yönetimden uzak tutmuş, onları her zaman bir tehlike unsuru olarak görmüş, yer yer büyük aşiretleri bölerek yerleşik hayata geçirmeye çalışmış yer yer de Hiristiyan azınlıkları ve yerleşik Türkmen’leri Sünni-İslam potası içinde eritmiştir.

Amerikalı ortaçağ tarihi uzmanı Rudi Paul Lindner, Göçebeler ve Osmanlılar adlı eserinde, Osmanlı-Safevi çatışmasının basit bir İslami anlayış faklılığı olarak değerlendirmemesi gerektiğini, olayın kır ve tarım, göçebe ve çiftçi, Habil ve Kabil arasındaki eski bir mücadelenin devamı olduğunu belirtiyor ve ekliyor; Habil’in katili Kabil yerleşik bir çiftçiydi, Habil de göçebe. İran Safevileri 16. yüzyıl başlarında Osmanlı güçleriyle savaşa tutuştuğunda, ”İran ” güçleri büyük ölçüde Türk’lerden, Osmanlı’nın ”Türk” askerleri de büyük ölçüde Balkan halklarından oluşuyordu. Sırp ya da Arnavutları Osmanlı’ya dönüştüren yanlızca çocuklarının askere alınması değildi. Türk olmayan Osmanlılar yanlızca Bizanslılar değildi.

Gerçekten de olay merkez-çevre çelişkisidir. Yerleşik unsurların hakim olduğu Osmanlı ordusu merkezde, göçebe unsurlara dayanan Türkmenler yani Safeviler merkezin dışındadır. Oysa Osmanlı ordusunun bel kemiğini oluşturan Yeniçeriler aynen Safevi Türkmenleri gibi İmam Cafer mezhebinden, Hacı Bektaş tarikatındandır.

Buradaki asıl çelişki ekonomik ve etniktir. Yeniçeriler ve diğer devşirmeler merkezde oldukları için yerleşik sistemin ve devletin tüm nimetlerinden fazlasıyla faydalanmaktadırlar, Türkmenler için böyle bir durum söz konusu değildir. Bektaşilerle Kızılbaş Türkmenlerin kaderi ise Bektaşilerin 16 Haziran 1820 tarihinde Padişah 2.Mahmut tarafından yasaklanmaları ile kesişir. Devletin içinde olan Bektaşiler artık Kızılbaşlar gibi taşraya sürülmüştür. Tekkelerin kapatılması, kovuşturmalar, sürgünler, idamlar ve benzeri uygulamalar Yavuz’un döneminde Kızılbaşların başına gelenlerle benzerlik arz etmektedir.

Şah İsmail Türk müdür?


Tabiki zor koşullar inanç olarak aynı olan bu iki gurubu birleştirmiştir. Artık adları Alevi-Bektaşi olarak birlikte anılır olmuştur. Safeviler devleti, Anadolu’dan giden 24 Oğuz boyuna bağlı Türkmenler tarafından kurulmuş, Türk kültür ve töresine göre düzenlenmiş bir devletidir. İçinde Acem, Arap, Kürt vs. etniklerden tebalar vardır ama kurucu unsurları ve yöneticileri Anadolu Türkmen’leridir. Osmanlı tarihçisi Hoca Saadeddin Efendi, ”bir alçak başına taç alıp çıktı, idraksiz Türkler etrafında mürid oldular ” diyerek, Şah İsmail’i ve Kızılbaş Türkmen devleti Safevileri kast etmektedir. Sonuç olarak Şah İsmail ”Acem mülküne oturmuş bir Türk Hakanı’dır”.

Şevket Süreyya Aydemir’den alınan aşağıdaki diyaloglar Osmanlı’daki Türk kavramını ve Kızılbaşların Türklüğünü çok yalın bir şekilde yansıtmaktadır ;

”Fakat asıl şaşkınlığım ikinci derste oldu. Daha ilk sual cevaplarda anlaşıldı ki bu askerler yalnız hangi dinden olduklarını değil, hangi milletten olduklarını da bilmiyorlardı.

-Biz hangi milletiz ? deyincede her kafadan bir ses çıktı ;
-Biz Türk değil miyiz? deyincede hemen
-Estağfurullah !!!..
diye karşılık verdiler. Türklüğü kabul etmiyorlardı. Halbu ki biz Türk’tük. Bu ordu Türk ordusuydu. Türklük için savaşıyorduk.
Asırlarca süren maceradan sonra tek sığınağımız ancak Türklük olabilirdi.

Fakat ne çare ki bu ”Biz Türk değil miyiz ?” diye sorunca ”Estagfurullah diye cevap verenlerin görünüşüne göre TÜRK demek KIZILBAŞ demekti.”

Osmanlı devletinin kuruluşunda da Türkmenler kızıl börk giymektedir. İtalyan kaynakları Osman Bey’i ”kızıl börk Otman’ ‘olarak kaydetmişlerdir. Orhan Bey zamanında devlet görevlilerine ak börk giydirilmiş, böylece yönetici sınıf ile halk (Türkmen) birbirinden ayrılmıştır. Osmanlı tarihçileri, Anadolu Türkmenlerinden oluşan Osmanlı ordusu askerlerini ”kızıl börklü” olarak tanımlamaktadır.

Daha sonraları Otman Gazi her nasılsa Osman Gazi olmuş, kızıl börke (Kızılbaş) de oldukça kötü anlamlar yüklenmiştir. Aslında Safeviler devletinin kuruluşu, Osmanlı’nın kuruluşu ile benzeşmektedir.Ana kaynak ”kızıl börklü Türkmenler”dir, gazilerdir. Osmanlı vergi toplama işini bazı yöneticilere ve derebeylerine ”götürü ” vermiş ”sen bana bu kadar ver, ne toplarsan topla ” demiştir. Devşirme yöneticilerin akıl vermesiyle o kadar ileri gidilmiş ki Orta-çağ Avrupa’sında görünen ”bekaret vergisini ” aynen taklit ederek ”gerdek gecesi hakkı”adı altında, Anadolu topraklarında uygulamışlardır.


Ekende biçende ortalıkta görünmeyen Osmanlı yemeye gelince ortaktır Türkmene. Anadolu, Türkmen için yaşanır bir yer olmaktan çıkmıştır. Ağır vergiler altında ezilen, horlanan Anadolu Türkmenleri bunlardan dolayı ”Açılın kapılar Şaha gidelim ” demektedir. Bir Osmanlı tarihçisinin(Kemal Paşazade) de belirttiği gibi ”Türkler terk ettiler diyarlarını, yok pahaya sattılar davarlarını. “Pir Sultan’ın dizelerindeki bazı detaylar o günlerin Anadolu’sundaki sosyal kargaşayı açıkça anlatmaktadır. ”Türkmen kalkıp yaylasına yürümez, bozulmuş aşiret, il bozuk, bozuk ”.

Erdebil dergahı Anadolu Türkmenleri için bir çekim merkezi olmuş, Anadolu’dan İran’a çok ciddi bir nüfus göçü başlamıştır. Rumlu, Ustacalu, Tekelü, Şamlu, Varsak, Çepni, Arabgirlü, Turgudlu, Bozcalu, Acirlu, Hınıslu, Çemişkezeklu, Kaçar, Avşar, Bayat, Karamanlu, Bayburtlu, İspürlü, Beydili (bkz. 11) boylarına mensup Türkmenler akın akın Safevi’ye katılmışlar, Kızılbaş-Türkmen devletini yüceltmişlerdir.

Bu Anadolu Türkmenlerinin devşirme Osmanlı’ya tepkisi olarak algılanmalıdır. 15. yüzyılda Anadolu’daki bazı Türkmen ayaklanmaları şunlardır: Şah Kulu Baba ayaklanması (1511), Nur Ali Halife ayaklanması (1512), Bozoklu Şah Celal ayaklanması (1518), Şah Veli ayaklanması (1519), Baba Zünnun ayaklanması (1526, Zünnunoğlu Halil ayaklanması (1527), Kalender Çelebi ayaklanması (1527). Bu ayaklanmalar Osmanlı ve Selçuklu tarihçilerinin sık sık söz ettikleri ”ayağı çarıklı, başı kızıl börklü ”Türkmenler tarafından icra edilmiştir. Bu ayaklanmalarda esas neden iktisadidir. Dinsel ve etnik boyut daha sora gelir. Bu dönemde Anadolu çoğunlukla Alevi-Türkmenlerden oluşmaktadır. Bu niteliğiyle Türkmenler, Sünni-devşirme Osmanlı’ya muhalif olup Safevi-Türkmen devletine daha yakındır. Şah İsmail’in ortaya çıkışıyla Anadolu Türkmenleri, kendi soylarından, kendi inancından bir öndere sahip olmuş ve onu bir kurtarıcı görerek bağlanmışlardır. Dünya tarihinde bir lidere bu derece bağlılık örneği yoktur.

Yavuz Sultan Selim, Çaldıran yolunda geri dönmek isteyen askerlerine, Şah’ın askerlerinin ”Şah için ölmek ” için birbirleriyle yarıştıklarını söyleyerek, ‘sizler geri dönelim derken utanmıyor musunuz?’ diye sormuştur (Kühün-ül-Ahbar bkz.2).

Gerçekten de kendilerinden sayıca oldukça fazla olan ve çağının son tekniği toplar, tüfeklerle donanmış Osmanlı ordusuna karşı ok, yay, kılıç gibi klasik silahlarla cesurca savaşmışlar fakat toplar ve tüfekler karşısında yenik düşmüşlerdir. Yavuz topların tüfeklerin ardında savaşırken, Şah atına binmiş kılıç elde en önde savaşmış, hatta bir ara Yavuz’un çadırına çok yaklaşmış, Osmanlı askerleri bütün güçleriyle ordugahı savunmak zorunda kalmışlardır.

Şah, Yavuz’un en iyi adamlarından biri olan Malkoçoğlu’nu kendi elleriyle bir kılıç darbesiyle ortadan ikiye, kelleden ata kadar bölmüştür.

Şah İsmail bu olayı kendi dizelerinde şöyle anlatıyor:

Şah bir kılıç urdu ki
Kelleden indi ata
Melhuçoğlu (Malkoçoğlu) attan düştü
Şah anda geriye kaçtı
Beş yüz elli tüfekçi
Şah’ın ardına düştü

1783’de Paris’de yayınlanan Osmanlı İmparatorluğu Tarihi adlı eserde Selim’in, Şah İsmail’in güçlerinin sayısını bir türlü öğrenemediğini yazıyor ve ekliyor ”İranlılar hükümdarlarına o kadar bağlıydılar ki, içlerinden bir tanesi bile Selim’in tarafına geçmedi ; oysa Türklerden bir çoğu Şah İsmail‘in ordugahına sığındılar” u kaynakta Şah ‘ın güçlerinin sayısı 30.000 olarak verilmiş ve tamamının atlı süvari birliği olduğunu, Şah’ın piyade askerinin olmadığını aktarıyor. ”Osmanlı güçlerinin çok altında ” olduğu da özellikle belirtiliyor (Osmanlı güçleri 150.000 civarında kaydedilmiş kayıpları da 30.000 olarak veriliyor).

Diğer kaynaklarda olmayan başka bir detay ise şöyle aktarılıyor ;İran geleneklerine göre (bu Türkmen geleneklerine göre olacak çünkü bunun örneğini Türk tarihinde Baba İshak yakalanmasında en son olarak da Kurtuluş Savaşımızda görebiliriz) kocalarını savaşta yalnız bırakmamış bir çok kadın buldular. Ayrıca ölüler arasında kocalarıyla birlikte omuz omuza savaşmış olan bir çok silahlı kadının cesedine rastlandı. Selim bunların kendilerine yakışır bir şekilde gömülmelerini emretti. Şah İsmail, kendi tarihçisi Rumlu Hasan’ın, Ahsenü’t Tevarih adlı eserinde aktardığı gibi Tanrının kendisine ve askerlerine yardım ettiğine inanıyor ve (Bakara suresi 249)” Nice az topluluk var ki, Tanrının izniyle çok topluluğa galip gelmiştir” ayeti doğrultusunda hareket ediyor, kendisinden kat kat büyük ordulara saldırmaktan çekinmiyordu.

Çaldıran’a kadar da hiç bir savaşında yenilgi görmedi.Osmanlı ateşli silahları kullandığı halde Şah İsmail bunları inancı gereği kullanmıyordu. Bu eserde (1783 Paris) aktarılan başka bir konu ise iki hakanın savaşmalarının bir sebebinin de ”Kürtlerin kışkırtması” olduğu yolundadır.Başka kaynaklar da bu görüşü destekliyor.Kürtlerin sık sık yön değiştirdikleri, ikili oynadıkları ve Safevi’ye karşı Osmanlı’yı kışkırttıkları, savaştan sora da bu hizmetleri karşılığında Doğu Anadolu’yu Osmanlı’dan aldıkları tarihi bir gerçek.(Bu gün de aynı oyunu Ortadoğu’da malum güçleri arkalarına alarak oynamaya çalışıyorlar mı?Başkaları savaşacak, onlar toprak sahibi olacaklar.)

Safevi – Kürt- Osmanlı İlişkileri:

Paolo Giovio ‘nun Türklerle İranlılar arasındaki savaşla ilgili anlattıkları işte bunlardır.Söyledikleri Şah İsmail’in selefi ve kayınpederi Uzun Hasan’ın ordusunda hizmet etmiş olan Angiolello’un anlattıklarına üç aşağı beş yukarı uymaktadır. Bu yazar, eğer Sultan, İsmail’in Türkiye sınırındaki derebeyleri ve özellikle Şah’ın düşmanı olan Kürtler tarafından kışkırtılmamış olsaydı, hiç bir zaman İsmail’e karşı savaşa girişmemiş olacağını söyler.Bitlis dağlarında yaşayan Kürtler, İsmail’in Tatarlara karşı savaşmakta olduğu ve kuvvetlerinin uzakta, ta Horasan’da bulunduğu sırada Selim’i İran’a davet etmişlerdir.

Kürtlerin Safevi düşmanlığının nedenini Safevi kaynaklarında bulmak mümkün.Han Muhammed Ustacalu ve Sarıkaptan Zülkadir arasındaki savaş;

Han Muhammed, padişah ordusundan ayrılıp, Kara Hamit ‘e yöneldi. Oranın egemeni Emir Bey Musullu’nun kardeşi Gaytemiz Bey karşı geldi ve şehri teslim etmedi. Bu nedenle yiğit gaziler çölde kışladılar. Diyarbakır kürtleri, ordunun dört bir yanına saldırıp, tek tek yakaladıklarını öldürüyorlardı. Gıda stoku yok denecek kadar azalmıştı. Gıda stokunun tükenmekte olduğunu öğrenen Han Muhammed, kürtlerin kışlasına yöneldi, fakat Kürtlerin bulunduğu yere ulaşmanın ve onları ele geçirmenin zor olduğunu görünce, (bir savaş hilesine başvurdu) onlardan kaçmaya başladı. Kürtler de kendisini izlediler. Düzlüğe geldiğinde, Muhammed Han, can yakan bir şimşek gibi onlara çarptı. Kürtlerden bir çoğunu öldürdü ve yaraladı. Kürtler de kılıç ve süngülerle kıyamet gibi etkin ordudan bazılarını öldürdüler. Sonunda fetih ve zaferin esintisi Muhammed Han’dan yana oldu ve Kürtler kaçtılar. Gaziler onları izlediler ve yaklaşık yedi bin kişiyi öldürdüler. Onların bölgesinden çok miktarda ganimet ve yiyecek ele geçiren gaziler daha sonra ordularına döndüler.

912 – (1506/7) YILININ OLAYLARI: Hakan İskender Şan ( Şah İsmail) bu yıl Hoy’da Kışladı. Büyük emirlerini Kürt Sarım’ ın üzerine yolladı. Zafere sığınmış ordu, o yolunu yitirmiş gurubun ülkesine varınca, Kürt’ler gök gibi yüksek dağlara sığındılar. Gaziler onların memleketini yağmaladılar ve o imansızların çoğunu öldürdüler. Bu sıralarda Sarım’ın çatışmaya hazırlandığını ve bu amaçla dağın eteğinde bulunduğunu öğrendiler. Zaferi ilke edinmiş askerler o işe yaramazı defetmeye yöneldiler. Kürtler de savaş amaçlı adımlarını ileriye atınca aralarında çetin bir savaş cereyan etti. Her taraftan da çok sayıda insan öldürüldü. Ünlü Emirlerden Şamlu Abdi Bey ve Tekeli Mühürdar Sarı Ali de öldürülenler arasındaydılar. Bayram Bey Karamanlu ve Hulefa Bey padişah ordusuna döndüler.

914 – (1508/9) YILININ OLAYLARI: Han Muhammed Ustacalu, Mardin yaylasını onurlandırdı, Kardeşi Kara Bey’i Cezire’yi yağmalamak için gönderdi. Kara Bey buyruğu yerine getirdi ve imansız Kürtlerin çoğunu öldürdü ve çok miktarda ganimetle Mardin’de Han’ın ordusuna katıldı.

Yukarda da görüldüğü gibi Safevi güçleri sık sık kürtlerle savaşmaktadır.

Şah İsmail 24 Mayıs 1524'te 37 yaşındayken iç kanamadan öldü, Erdebil'deki Safevi Türbesi'ne defnedildi. Şah İsmail'in on bir çocuğu vardı, bunların altısı erkek ve beşi kız idi.


Kaynakça:
http://www.bilgicik.com/yazi/1-sah-ismail-turk-kaganlari-ve-sultanlari/
Paylaş:

0 yorum:

Yorum Gönder