Önemi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Önemi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Şubat 2018 Cumartesi

Lozan Antlaşması Nedir? Lozan Antlaşması’nın Tam Metni Şartları ve Önemi Nedir?


Türkiye'nin Kurtuluş Savaşı'nda kazandığı zaferin devamı olan Lozan Antlaşması 24 Temmuz 1923 yılında imzalanmıştır. Peki Lozan antlaşması nedir, Lozan Antlaşması’nın şartları nelerdir,işte Lozan barış antlaşması ve önemi hakkında bilgiler içeren ve içerisinde Lozan Antlaşması PDF formatında tam metinin de yer aldığı tarihi antlaşmanın detayları...

Kurtuluş Savaşı’nda kazanılan zafer sonrası Lozan Antlaşması, 24 Temmuz 1923 tarihinde İsviçre’nin Lozan şehrinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi temsilcileriyle Birleşik Krallık, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Portekiz, Belçika ve Yugoslavya temsilcileri tarafından, Leman gölü kıyısındaki Beau-Rivage Palace’ta imzalanmıştır. Peki Lozan antlaşması nedir, Lozan süreci nasıl yaşanmıştır ve Lozan’ın şartları nelerdir?


Lozan Antlaşması Nedir?

TBMM Hükümeti’nin Yunan kuvvetlerine karşı elde ettiği zaferin akabinde Mudanya Ateşkes Antlaşması imzalanmıştır. Bunun üzerine Sevr’in tarafı olan İtilaf Devletleri 28 Ekim 1922’de TBMM Hükümeti’ni Lozan’da toplanacak olan barış konferansına davet ettiler. Lozan’da barış şartlarının görüşülmesi için Mustafa Kemal Atatürk İsmet Paşa’yı görevlendirmiştir. Mudanya görüşmelerine de katılan İsmet Paşa’nın Lozan’a baş temsilci olarak gitmişti. Bu süreçte İsmet Paşa Dışişleri Bakanı oldu ve çalışmalar hızlandırıldı. İtilaf Devletleri Lozan’a TBMM Hükümeti üzerinde baskı kurmak için İstanbul Hükûmeti’ni çağırsalar da bu duruma tepki gösteren TBMM Hükümeti, 1 Kasım 1922’de saltanatı kaldırmıştır.

TBMM Hükûmeti Lozan Konferansı’na Misak-ı Milliyi gerçekleştirmeyi, Türkiye’de bir Ermeni devletinin kurulmasını engellemeyi, kapitülasyonları kaldırmayı, Türkiye ile Yunanistan arasındaki sorunları (Batı Trakya, Ege adaları, nüfus değişimi, savaş tazminatı) çözmeyi ve Türkiye ile Avrupa devletleri arasındaki sorunları (ekonomik, siyasal, hukuksal) çözmeyi amaçlamış Ermeni yurdu ve kapitülasyonlar hakkında anlaşma sağlanamazsa görüşmeleri kesme kararı almıştır.

Lozan’da 20 Kasım 1922’de başlayan ilk görüşmelerde Osmanlı borçları, Türk – Yunan sınırı, boğazlar, Musul, azınlıklar ve kapitülasyonlar üzerinde durulmuş ancak kapitülasyonların kaldırılması, İstanbul’un boşaltılması ve Musul konularında anlaşma sağlanamamıştır. Temel konularda tarafların taviz vermeye yanaşmaması üzerine 4 Şubat 1923’te görüşmeler kesildi. Tabii bu savaş ihtimalini gündeme getirdi. Başkomutan Mareşal Mustafa Kemal Paşa Türk Ordusu’na savaş hazırlıklarının başlamasını emretti ki Sovyetler Birliği de yeniden savaş çıkarsa bu sefer Türkiye’nin yanında savaşa gireceğini ilan etti. Haim Nahum Efendi öncülüğündeki azınlık temsilcileri de Türkiye’yi destekleyerek arabulucu oldular. Yeni bir savaşı ve kendi kamuoyunun tepkisini göze alamayan İtilaf Devletleri barış görüşmelerini tekrar başlatmak için Türkiye’yi tekrar Lozan’a çağırdı.

Taraflar arasında karşılıklı verilen tavizler ile görüşmeler 23 Nisan 1923’te tekrar başladı. 24 Temmuz 1923’e kadar devam eden görüşmeler ile bu süreç Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanması ile sonuçlanmıştır. Taraf ülkelerin temsilcileri arasında imzalanan anlaşma, uluslararası anlaşmaların ülke meclislerince onaylanmasını gerektiren yasalar gereğince taraf ülkelerin meclislerinde görüşülmüş ve Türkiye tarafından 23 Ağustos 1923’te, Yunanistan tarafından 25 Ağustos 1923’te, İtalya tarafından 12 Mart 1924’te, Japonya tarafından 15 Mayıs 1924’te imzalanmıştır. İngiltere’nin anlaşmayı onaylaması ise 16 Temmuz 1924 tarihinde olmuştur. Anlaşma, tüm tarafların onaylarında dair belgeler resmi olarak Paris’e iletildikten sonra, 6 Ağustos 1924 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Lozan Antlaşmasının Şartları

Fransızlarla imzalanan Ankara Antlaşması’nda çizilen sınırlar kabul edilmiştir.

Irak Sınırı: Musul üzerinde antlaşma sağlanamadığı için, bu konuda İngiltere ve Türkiye Hükûmeti kendi aralarında görüşüp anlaşacaklardı.

Türk-Yunan Sınırı: Mudanya Ateşkes Antlaşması’nda belirlenen şekliyle kabul edildi. Meriç Nehri’nin batısındaki Karaağaç istasyonu ve Bosnaköy, Yunanistan’ın Batı Anadolu’da yaptığı tahribata karşılık savaş tazminatı olarak Türkiye’ye verildi.

Adalar: Gökçeada ile Bozcaada özerk bir yönetime tabi tutulmak şartıyla (Türkiye antlaşmanın bu maddesini uygulamadı) Türkiye’de, diğer Ege Adaları İtalya’ya kaldı. İtalya’nın Türk sınırına yakın adaları silahsızlandırması kararlaştırıldı. Sevr Antlaşmasıyla Oniki Ada İtalya’ya diğer adalar Yunanistan’a bırakılmıştı. Oniki Ada ve Rodos 1945 yılında müttefiklerin eline geçti ve Nisan 1947’de resmen Yunanistan’a teslim edildi.

Türkiye-İran Sınırı: Osmanlı İmparatorluğu ile Safevî Devleti arasında 17 Mayıs 1639’da imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşması’na göre belirlenmiştir.
Kapitülasyonlar: Tamamı kaldırıldı.

Azınlıklar: Lozan Barış Antlaşması’nda azınlık, Müslüman olmayanlar olarak belirlenmiştir. Tüm azınlıklar Türk uyruklu kabul edildi ve hiçbir şekilde ayrıcalık tanınmayacağı belirtildi. Antlaşmanın 40. maddesinde şu hüküm yer almıştır: “Müslüman olmayan azınlıklara mensup Türk uyrukları, hem hukuk bakımından hem de uygulamada, öteki Türk uyruklarıyla aynı işlemlerden ve aynı güvencelerden yararlanacaklardır. Özellikle, giderlerini kendileri ödemek üzere, her türlü hayır kurumlarıyla, dinsel ve sosyal kurumlar, her türlü okullar ve buna benzer öğretim ve eğitim kurumları kurmak, yönetmek ve denetlemek ve buralarda kendi dillerini serbestçe kullanmak ve dinsel ayinlerini serbestçe yapma konularında eşit hakka sahip olacaklardır.”[6] Batı Trakya’daki Türklerle, İstanbul’daki Rumlar dışında, Anadolu ve Doğu Trakya’daki Rumlar ile Yunanistan’daki Türkler’in mübadele edilmeleri kararlaştırıldı.

Savaş tazminatları: İtilaf Devletleri, I. Dünya Savaşı nedeniyle istedikleri savaş tazminatlarından vazgeçtiler. Sadece Yunanistan savaş tazminatı olarak Karaağaç bölgesini verdi.

Osmanlı’nın borçları: Osmanlı borçları, Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılan devletler arasında paylaştırıldı. Türkiye’ye düşen bölümün taksitlendirme ile Fransız frangı olarak ödenmesine karar verildi. Düyun-u Umumiye idare heyetinde bulunan yenik Alman İmparatorluğu ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu devletlerinin temsilcileri idare kurulundan çıkartılmış ve kurumun faaliyeti devam ettirilerek antlaşmayla birlikte yeni görevler verilmiştir. (Lozan Barış Antlaşması madde 45,46,47…55, 56).

Boğazlar: Boğazlar, görüşmeler boyunca üzerinde en çok tartışılan konudur. Sonunda geçici bir çözüm getirilmiştir. Buna göre askeri olmayan gemi ve uçaklar barış zamanında boğazlardan geçebilecekti. Boğazların her iki yakası askersizleştirilip, geçişi sağlamak amacıyla başkanı Türk olan uluslararası bir kurul oluşturuldu ve bu düzenlemelerin Milletler Cemiyeti’nin güvencesi altında sürdürülmesine karar verildi. Böylece Boğazlar bölgesine Türk askerlerinin girişi yasaklandı. Bu hüküm, 1936 yılında imzalanan Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile değiştirilmiştir.

Yabancı okullar: Eğitimlerine Türkiye’nin koyacağı kanunlar doğrultusunda devam etmesi kararlaştırıldı.

Patrikhaneler: Dünya Ortodokslarının dini lideri durumundaki patrikhanenin siyasi yetkilerinden arındırılarak İstanbul’da kalmasına izin verildi.


Lozan Antlaşması'nın Tam Metnini indirmek için buraya (pdf) tıklayınız.



Kaynakça:
http://www.sozcu.com.tr



Paylaş:

28 Aralık 2017 Perşembe

Vecihi Hürkuş Kimdir? Neler Yapmıştır? Neden Önemlidir?



Vecihi Hürkuş, Türk havacılık tarihine adını yazdıran önemli şahsiyetlerden biri ve pilot ve aynı zamanda da mühendistir. 1896 yılının Ocak ayında, İstanbul’da doğmuştur. İstanbullu bir ailenin çocuğu olan Gümrük Müfettişi Ali Feham Bey, Vecihi Hürkuş’un babasıdır. Annesi ise, Vidin’de doğmuş, küçük yaşlardayken İstanbul’a getirilmiş olan Zeliha Niyir Hanım’dır. Daha bebek sayılabilecek yaşlarda iken babası ölmüş, annesi ve geriye kalan geniş ailesi ile birlikte yaşamıştır. Ardından, amcası Ahmed Şekür Bey’in yanına sığınmışlardır.

Amcası Ahmed Şekür Bey, Harbiye’de eskrim ve resim hocasıdır. Sonraları ise, kardeşleri ve annesi ile birlikte Üsküdar’a taşınmışlardır. Vecihi Hürkuş, 3 kardeşin ortanca olanıdır. İlkokulunu Bebek’te okumuş, sonra ise sırasıyla Üsküdar’da Füyuzati Osmaniye Rüştiye’sinde ve Üsküdar Paşakapısı İdadi’sinde öğrenim görmüştür. Bir süre sonra, sanata olan merakı ve isteği nedeniyle de, Tophane Sanat Okulu’na geçmiş ve burayı bitirmiştir. 1912’de yaşanan Balkan Savaşı’na, eniştesi olan Kurmay Albay Kemal Bey’in yanında gönüllü olarak katılmıştır. Bu savaşta, Edirne’ye giren kuvvetlerin içinde yer almıştır. Balkan Savaşı’ndan sonra ise, Beykoz Serviburun’daki esir kampına kumandan olmuştur.

Vecihi Hürkuş, gençliğinden bu yana tayyareci olmak niyetindeydi. Yaşının küçük olması sebebiyle, makinist mektebine alınmıştır. Burayı bitirerek, Tayyare Makinist Mektebi’nden Küçük Zabit olarak mezun olmuştur. Birinci Dünya Savaşı sırasında, makinist sıfatıyla Bağdat’a gönderilmiştir. Gönderildiği yerde, 1916 yılının Şubat ayında bir uçak kazasında yaralanarak İstanbul’a dönmüştür.

Savaştan yaralı olarak döndükten sonra, Yeşilköy’deki Tayyare Okulu’na girmiş, burada tayyareci olmuştur. Vecihi Hürkuş, pilot olarak ilk uçuşunu 21 Mayıs 1916 tarihinde gerçekleştirmiştir. 15 Kasım 1916 tarihinde ise, tayyarecilik tahsilini başarıyla noktalamış ve pilot diplomasını almıştır. 1917 yılının sonbaharında, Ruslar’a karşı savaşmak üzere Kafkas Cephesi’ne, 7. Tayyare Bölüğü’ne atanmıştır. Burada oldukça başarılı keşif ve bombardıman uçuşları gerçekleştirmiştir. Kafkas Cephesi’nde girdiği bir hava muharebesinde, bir Rus savaş uçağını düşürerek, uçak düşüren ilk Türk tayyareci olmuştur.

1917 yılının Ekim ayında, bir hava savaşında yaralanıp düşürülmüş, esir olacağını anlayınca, düşmana teslim etmemek için uçağını yakmıştır. Esir olarak Hazar Denizi’ndeki Nargin Adası’nda tutulmuştur. Azeri Türkleri’nin yardımıyla adadan yüzerek kaçmış, adanın karşısındaki Bakü, Ruslar tarafından işgal edildiği için, savaşa girmeyen İrandan karaya çıkmıştır. Beraber esaretten kaçtığı istihkâm Teğmeni Salih Bey ile, 2,5 ay süren kara yolunu yaya olarak tamamlamıştır. Süleymaniye üzerinden Musula geldikten sonra yurda dönüp, 1918 yılı yaz başlarında Yeşilköy’de bulunan 9. Harp Tayyare Bölüğü’nde görev almıştır.


Bu zaman zarfında, bir av uçağı tasarımı yapan Vecihi Hürkuş’un projesi, Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalanması nedeniyle yarıda kalmıştır. İstanbul işgal edildiğinde, esaretten dönen askerlerin arasına karışarak, Harem’den kalkan bir gemiyle gizlice Mudanya’ya, oradan da Bursa ve Eskişehir üzerinden Konyaya geçerek Kurtuluş Savaşı’na katılmıştır. Kurtuluş Savaşı sırasında, Vecihi Hürkuş, “Sivil Pilot” olarak başarıyla görev yapmıştır. Özellikle İnönü ve Sakarya savaşları sırasında, çok başarılı keşif ve destek uçuşları yapmıştır. Bu uçuşlardan birinde, bir Yunan uçağını da indirmiştir. Ayrıca, Kurtuluş Savaşı’nın ilk ve son uçuşunu yapan pilot olarak da havacılık tarihine geçmiştir. İzmir (Gaziemir – Seydiköy) hava meydanına ilk giren ve işgal eden kişi de, Vecihi Hürkuş’tur.

Vecihi Hürkuş’a, kırmızı şeritli İstiklal Madalyası verilmiştir. Bununla birlikte, TBMM tarafından 3 kez takdirname verilmiştir. Bu başarısı ile de, 3 takdirname verilen tek kişi olma ünvanına da sahip olmuştur. Kurtuluş Savaşı sıralarında, Akşehir’de Jandarma Komutanı olan Ratıp Bey’in kızı Hadiye Hanım’la evlenmiştir. Gönül ve Sevim isimli 2 kızı olmuştur.

avaşın ardından, İzmir / Seydiköy’de açılan tayyare okulunda, yeni tayyarecileri eğitmeye başlamıştır. 1923 yılının başlarında, İzmit bölgesindeki Tayyare bölüğüne atanmıştır. Ancak 3 ay geçtikten sonra, İzmir’de görevli Binbaşı Fazıl’ın, eğitim uçuşunda düşüp şehit olmasıyla, tekrar İzmir’e çağrılmıştır. Tüm bu eğitim ve görevlerin yanı sıra, fen işleri ile de uğraşmış, savaşta birçok sıkıntı ve yokluk çekildiğini bildiği için, bu sıkıntıların giderilmesi amacıyla, havacılığı millileştirme düşünceleri zihnine hakim olmuştur.

Yine bu yıllarda, Edirne’ye yanlışlıkla inen bir yolcu uçağını almakla görevlendirilmiştir. Bu hizmeti karşılığında, o uçağa “VECİHİ” adı verilince, uçak tasarlama ve yapma düşüncelerine yoğunlaşmıştır. İzmir Seydiköy Hava Okulu’nda (bugün yerinde Gaziemir Hava Teknik Okullar Komutanlığı bulunan askeri tesis), uçak yapımı projesine devam etmiştir. Kendi ürettiği ilk uçağında, 1923 yılında Yunanlılar’dan savaş ganimeti olarak elde edilen motoru ve bazı parçaları kullanmıştır. Aynı zamanda bu uçak, imal edilen ilk Türk uçağıdır. 28 Ocak 1925 tarihinde, “VECİHİ K-VI” adını verdiği uçağını uçurmuştur. Ancak, bugün gururla anlatılan bu olay, izinsiz uçuş yaptığı için, Vecihi Hürkuş’a ceza getirmiştir. Uçuş için istediği izin nedeniyle bir heyet toplanmış, ancak havacılıktan pek de anlamayan kimselerce izin işi geciktiği için, çeşitli telkinlerle uçuş kararı alan Vecihi Hürkuş’a, heyet tarafından ceza verilmiştir. Bu ceza, havacılık tarihi açısından, bir dönüm noktasıdır.

Ceza aldıktan sonra istifa ederek hava kuvvetlerinden ayrılıp, Ankara’ya giden Vecihi Hürkuş, yenice kurulmakta olan Türk Tayyare Cemiyeti’ne (T.T.C.) katılmıştır. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, “İstikbal göklerdedir…” sözünden feyz alan bu cemiyet, çeşitli bağışlarla güçlenmek ve havacı bir nesil yetiştirmek için okul kurmak niyetindeydi. Vecihi Bey, bu cemiyete bağışlamak için yaptığı uçağı geri almaya çalışmış, ancak bunda başarılı olamamıştır.

1930 yılında Kadıköy’de, bir keresteci dükkânını kiralayarak, 3 ay gibi bir sürede, ilk Türk sivil uçağını, kendisinin de ikinci uçağı olan “VECİHİ XIV”‘ü inşa etmiştir. Bu uçakla ilk uçuşunu, 27 Eylül 1930’da Kadıköy Fikirtepe’de gerçekleştirmiştir. Ardından, VECİHİ XIV ile önce Yeşilköy’e, sonra da Ankara’ya uçmuştur. Uçabilirlik Sertifikası’nı alabilmek için, İktisat Bakanlığı’na başvurmuş, ancak 14 Ekim 1930’da “Tayyarenin teknik vasıflarını tespit edecek kimse bulunmadığından gereken vesika verilmemiştir” cevabını almıştır. Bu cevap üzerine, istenen belgenin alınması amacıyla, uçak sökülerek Çekoslovakyaya gönderilmiştir. Hürkuş, 6 Aralık 1930da Praga vardığında, parçalanmış tayyare henüz gelmemiştir. Birçok prosedür, montaj ve çeviri işlemlerinin ardından, tayyarenin uçuş kontrolü tamamlanmıştır.

Vecihi Hürkuş, 23 Nisan 1931de, Çekoslovakyalı yetkililerin düzenlediği bir törenle, başköşesinde “Yaşasın Türk Tayyareciliği” yazan bir pankartla onurlandırılarak, uçuş izni almıştır. 25 Nisan 1931de Çekoslovakyadan uçuşuna başlamış, 5 Mayıs 1931de Türkiyeye ulaşmıştır.

Vecihi Hürkuş, 1931 yılında, Türk Tayyare Cemiyeti yararına Türkiye turu yapmıştır. Tur güzergahları ise şöyledir;


Birinci Tur (02.09.1931): Ankara, Kızılcahamam, Gerede, Bolu, Ereğli, Zonguldak, Cide, Sinop, Samsun, Trabzon, Of, Rize, Gümüşhane, Bayburt, Suşehri, Zara, Hafik, Sivas, Şarkışla, Akdağmadeni, Sorgun, Yozgat, Sungurlu, Kalecik, Ankara.
İkinci Tur (09.11.1931) : Ankara, Gölbaşı, Bağla, Şereflikoçhisar, Aksaray, Konya, Beyşehir, Seydişehir, Alanya, Manavgat, Antalya, Fethiye, Köyceğiz, Muğla, Göktepe, Kale, Tavas, Karacasu, Babadağ, Denizli, Çal, Çivril, Karahallı, Ulubey, Uşak, Kütahya, Eskişehir, Çukurhisar, İnönü, Bozüyük, Karaköy, Söğüt, Geyve, Adapazarı, İzmit, İstanbul.
1932 yılında, “Vecihi Sivil Tayyare Mektebi” isimli, ilk Türk Sivil Havacılık Okulu’nu açmıştır. Okulda, ilk Türk kadın pilotu olan “Bedriye Gökmen” ile beraber, toplam 12 pilot yetiştirmiştir. İstanbul Kalamış-Kadıköy’de, ilk sivil uçağı “VECİHİ XIV”, ilk eğitim ve spor uçağı “VECİHİ XV”, 160 beygirlik Mercedes uçak motorlu deniz kızağı “VECİHİ SK-X” üretilmiştir. Nuri Demirağ, bir tayyare yapımı için 5000 TL vermiş, bunun sonucunda, 1933 yılında “NURİ BEY” adı verilen “VECİHİ XVI kabin uçağı” yapılmıştır.
1954 yılında ilk Türk sivil havayolu şirketi olan Hürkuş Havayolları’nı kuran da, Vecihi Hürkuş’tur. Türk Hava Yolları’nın seferden kaldırmış olduğu uçaklardan sekiz tayyare, Ziraat Bankası’ndan kredi kullanılarak satın alınmıştır. Ancak kazalar, kaçırılmalar, sabotajlar vb. aksilikler sonucunda, Hürkuş Hava Yolları’nın uçakları uçuştan men edilmiştir. Bu kötü gelişmeye rağmen, elinde kalan son uçağını (TC-ERK), Maden Tetkik Arama Enstitüsü adına kullanarak, Güney Doğu Anadolu’da toryum, uranyum ve fosfat arama faaliyetlerinde görev almıştır.
Hayatının sonlarına doğru çok sıkıntı çekmiş, borçlandırılmaya sürüklenmiş, icra takipleri ve davalarla boğuşurken, vatana hizmet nedeniyle kendisine bağlanan çok yetersiz maaşına bile haciz konulmuştur.
Ankara’da anılarını yazdığı zaman diliminde, beyin kanamasından komaya girmiştir. Hayatı boyunca havacılıkla uğraşmış olan Vecihi Hürkuş, insanoğlunun aya ayak basmak üzere Dünya’dan ayrıldığı tarihte (16 Temmuz 1969), Gülhane Askeri Tıp Akademisi Hastanesi’nde, hayata gözlerini yummuştur.
Ölümünün ardından, Ankara / Cebeci Asri Mezarlığı’na defnedilmiştir.
Kaynakça:http://tr.wikipedia.org/wiki/Vecihi_H%C3%BCrku%C5%9F
http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=4572
http://www.bilgiustam.com/vecihi-hurkus-kimdir
Paylaş:

8 Aralık 2017 Cuma

Mescid-i Haram Nedir?, Neresidir?, Ne Demektir ve Önemi Nedir?


Mescid-i Haram Nedir?, Neresidir?, Ne Demektir ve Önemi Nedir?

Mescid-i Haram, Mekke’de Kâbe’nin de içinde yer aldığı alanı çevreleyen büyük mescittir.Mescidin ortasında bulunan Kâbe’nin, doğu köşesine işaret taşı olarak farklı renk ve özelliğe sahip olan Hacer-ül esved taşı yerleştirilmiş ve gümüş bir çerçeve ile çevrilmiştir. Bu taş İbrahim Peygamber’den günümüze kadar gelmektedir. Bundan dolayı çok değerli olarak kabul edilir.
Yeryüzünde ilk ibadet yeri olan Kâbe etrafında sonradan yapılmış camidir. Hürmet ve saygı gösterilmesi gereken mescit anlamında bu isim verilmiştir. Yeryüzünde inşa edilen ilk mescit ve Müslümanların kıblesidir. Müslümanların ibadet yeri olan camilerin en kıymetlisi Kâbe’dir. Kâbe’den sonra Mescid-i Haram, sonra Medine’de ki Mescid-i Nebi, sonra Kudüs’te ki Mescid-i Aksa ve sonra da Medine şehri yakınında olan Kuba Mescididir.

Mescid-i Haram’ın duvarları yoktu. Kâbe’nin etrafında bir meydancık ve sonra evler vardı. Halife Ömer, evlerin bir kısmını yıktırmış, Kâbe’nin etrafına bir metre yükseklikte duvar çevirterek mescidin meydana gelmesini sağlamıştır. Muhtelif zamanlarda yenilenme çalışmaları yapılmıştır. Bugünkü şekli, Kâbe’nin tamiri ile beraber Osmanlı Padişahı IV. Murat tarafından 1635 yılında yapılmıştır. Son yıllarda genişletmek bahanesi ile o tarihi eserler yıkılıp, Kâbe’ye saygısızlık yapılmakta ve yüksek binalar ile oteller inşa edilmektedir.



Mescid-i Haram, Suudi Arabistan’ın Mekke şehrindedir. Eski yıllarda Mekke şehri, kuzeyden güneye doğru uzanan karşılıklı iki sıradağ arasında olup, şehrin uzunluğu üç kilometre, genişliği ise bir kilometre idi. Üç ve dört katlı kargir evleri vardı. Şehrin ortasında Mescit vardı ve üzeri açıktı.
İslam’ın ilk yıllarında ibadetlerde kıble yeri Mescid-i Aksa idi. Hicretten sonra on altıncı ayda, kıble olarak Mekke’de ki Mescid-i Haram’a dönülmüştür. Kuran’ı Kerim’de bu değişiklik şu şekilde açıklanır.”Her nereye çıkıp gidersen git, yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Bu elbette, Rabbinden gelen bir gerçektir. Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir.” ( el-Bakara, 2/ 149, kış, 2/ 150)

“Biz Beyt’i (Kâbe’yi) insanlara toplanma mahalli ve güvenli bir yer kıldık. Siz de İbrahim’in makamından bir namaz yeri edinin(orada namaz kılın). İbrahim ve İsmail’e; tavaf edenler, ibadete kapananlar, rükû ve secde edenler için Ev’imi temiz tutun diye emretmiştik.(Bakara süresi, 125. ayet)


kaynak:
http://www.umrebilgileri.com
Paylaş:

7 Aralık 2014 Pazar

Göktürk Alfabesi Nedir? Harfleri Okunuşu Yazılışı Önemi ve Nereden Gelmektedir Hakkında Bilgi

Kadim Türklerin atalarının yani Ön Türklerden itibaren Türklerin kullandığı, kendi icat edip geliştirdikleri alfabe olan Göktürk Alfabesi Nedir? Yazılışı Okunuşu Harfleri Önemi ve Nereden Gelmektedir Hakkında Bilgileri sizinle paylaşacağız...

Göktürk Alfabesi Nedir?

Göktürk alfabesi, Türklerce kullanıldığı bilinen ilk alfabedir. Göktürk alfabesi ile yazılmış pek çok irili ufaklı yazıt vardır. Yazılış ve dikiliş tarihi bilinen büyük yazıtlar Moğolistan'da Orhun Irmağı kenarında bulunan Göktürk Yazıtları'dır. Bu alfabede 4'ü sesli, 26'sı sessiz, 8'i birleşik olmak üzere 38 harf vardır.

Göçebe bir yaşam süren Türkler'in yazıya olan gereksinimleri geç bir vakitte belirmiş gözükmektedir. Bilindiği kadarıyla Türklerin kullandığı ilk yazı sistemi olan ve Orhun Yazıtları'nda kullanılmasından ötürü Orhun Alfabesi olarak adlandırılan yazı sistemi ilk olarak (en azından var olan bulgulara göre) 6. yüzyılda kullanılmıştır. Burada önemli bir nokta bu alfabenin Orhun alfabesi olarak isimlendirilmesine karşın, Orhun Yazıtları'nın yazılıp, anıtsal nitelikte dikilmesinden iki yüzyıl önce Yenisey'deki anıtlarda kullanılmış olmasıdır. O halde akla, neden Yenisey Alfabesi adıyla literatüre girmediği sorusu gelir.

Bu durum, adı geçen alfabenin son ve mükemmel biçimini Orhun'daki anıtlarda almış olmasından kaynaklanır. Gök Türkler, Uygurlar, Kırgızlar tarafından doğduğu coğrafyada kullanılan Orhun yazısı, bazı Türk boylarınca Avrupa'ya da taşınmıştır. Hatta 16. yüzyıla kadar Macaristan'da Sekeller arasında kullanıldığı bilinmektedir.


Göktürk alfabesi, Türklerce kullanıldığı bilinen ilk alfabedir. Göktürk alfabesi ile yazılmış pek çok irili ufaklı yazıt vardır. Yazılış ve dikiliş tarihi bilinen büyük yazıtlar Moğolistan'da Orhun Irmağı kenarında bulunan Göktürk Yazıtları'dır. Bu alfabede 4'ü sesli, 26'sı sessiz, 8'i birleşik olmak üzere 38 harf vardır.

Göktürk alfabesi'nin önemi nedir?
Türklerin kullandığı bilinen ilk yazı sistemi olması "Göktürk alfabesi" ni bizim için önemli kılar.

Orhun alfabesi olarak bilinmesinin nedeni nedir?
Göktürkler'e ait Orhun Yazıtları'nda Göktürk alfabesinin kullanılmasından ötürü bu adla anılır.

Göktür alfabesi taşıyan en eski belge nerede bulunmaktadır?
Göktürk yazısını taşıyan en eski belge Kızıl şehrinde bulunmaktadır.

İlk yazıtların bulunuşu
Orhun Alfabeinden günümüze kalan en büyük kalınıtılar olan, Göktürkler döneminde dikilen yazıtların çözülüp değerlendirilmeleri ancak 19. yüzyıl sonunda gerçekleşebilmiştir. Bu yazıtlardan ilk bulunanları Yenisey Irmağı boyundaki yazıtlardır. 1889'da ise Orhon yazıtları denilen iki büyük yazıt daha ortaya çıkarılmıştır. Bunların öteki yazıtlardan farklı olarak arka yüzlerinde Çince metinler bulunuyordu. Bu yazıtlar 1893`te Danimarkalı Türkolog Wilhelm Thomsen tarafından çözülmüş ve böylece, bu yazıtların Kültigin ve Bilge Kağan tarafından diktirilmiş oldukları, bu yazının Göktürklere özgü bir alfabe olduğu ve bu dilin de eski (öz) Türkçe'nin bir lehçesi olduğunu ortaya çıkarılmıştır. Günümüzde, gün geçtikçe Asya’da bu yazı sistemiyle yazılmış yeni Türk yazıtları ortaya çıkarılmakta ise de en tanınmış Türk yazıtları halen Orhon, Yenisey ve Yedisu’da keşfedilen yazıtlardır.

Göktürk alfabesinin özellikleri
1. 4 sesli harf bulunur.
2. 26 sessiz harf bulunur.
3. 8'i birleşik olmak üzere toplam 38 harf vardır.
4. "A,e", "ı,i", "o,u", "ü,ö" sesleri birbirinden ayrılmadan kullanılır.
5. Göktürk yazısı sağdan sola, yukarıdan aşağıya doğru bitiştirilmeden yazılır.
6. Sözcükleri ayırmak için genellikle iki nokta konur.

Göktürk alfabesi hangi uygarlıklar tarafından kullanılmıştır?
1. Sakalar,
2. Hunlar,
3. Gök Türkler, (orjinali Kök-Türkler aslında Türk Kağanlığı)
4. Uygurlar,
5. Kırgızlar,
6. Sekeller.

Göktürk alfabesiyle yazılan ilk yazıtlar nerede bulunmuştur?
Göktürk alfabesiyle yazılan ilk yazıtlar Yenisey Irmağı boyundaki yazıtlardır

Göktürk Alfabesinin Kökeni
Orhun Alfabesindeki birçok harf diğer bütün alfabelerde olduğu gibi o milletin sık kullandığı resimlerden türetilmiştir.

Örneğin Orhun Alfabesindeki → "y" harfi Türklerin hayatında önemli bir yer arz eden "yay" kelimesinden gelmektedir. → "oq" veya "ok" harfi de bildiğimiz "ok" kelimesinden türetilmiştir. → "ök" harfi de Kazım Mirşan'a göre eski Türkçe'de kullanılan "ök (keçi)" kelimesinden gelmektedir Kazım Mirşan bu harfin yatay şekilde yazılmış şekillerini de bulmuştur.

Her ne kadar ortada Göktürk alfabeesinin Soğdcadan geçtiğine dair bir kanıt yoksa da Pehlevi ailesi zamanında İran'daki ve çevre ülkedeki Türkleri etkilemek amacıyla bu sav desteklenmiştir.

Oluşturan harfler
Orhun Alfabe'sinde 38 harf vardır (Orhun harflerinin prototipi olarak görülen Yenisey yazı sisteminde 150'den fazla işaret vardır. Bu işaretlerin elenerek Orhun Alfabesi'nde 38'e indirildiği görülüyor). Bu harflerin 4 tanesi ünlü, geriye kalan 34 tanesi ünsüz işaretleridir. Doğal olarak Türkçe'de bu kadar sessiz harf bulunmaz. Bu durumun nedeni Orhun Alfabesi'nde birçok sessiz harfin iki işaret ile gösterilmesidir.

Somutlaştırılırsa,yanındaki vokalin kalın ya da ince oluşuna göre, "b,d,g,ğ,l,n,r,s,t,y" seslerini veren ikişer adet harf mevcuttur. Yani "bilge" sözcüğünü yazarken kullanılan "b" ile "bars" sözcüğünü yazarken kullanılan "b" birbirinden farklıdır. Ayrıca "ık,ok,nç,yn" gibi çift ses, çift ünsüz işaretleri de mevcuttur. Sessiz harfler açısından kalabalık bir surette olan Orhun Alfabesi, Türkçe'nin 8 sesli harfine karşılık 4 harfe sahiptir. "a,e", "ı,i", "o,u", "ü,ö" sesleri birbirinden ayrılmadan kullanılır. Orhun Anıtları ile dönemin öteki yazıtları arasında, hatta Orhun'daki yazıtlar arasında kullanılan harflerin biçimleri bakımından (özellikle Tonyukuk Anıtı'nda kullanılan yazıda) bazı farklılıklar vardır. Yine Tonyukuk Yazıtı'nda ötekilerde olmayan "baş" lologramı ile s,ş seslerini ünleyen kare biçiminde bir harf daha vardır.

Göktürk Alfabesi Yazılışı
Orhun harfleri kullanılarak yazılan metinde (günümüzde kullandığımız Latin harfleriyle yazımda olduğu gibi) harfler bitişmez, ayrı yazılır. Sözcükler, aralarına üst üste iki nokta koyulmak suretiyle birbirinden ayrı yazılır. Bunun dışında herhangi bir noktalama işareti yoktur. Yazı (Arap ve Fars alfabesindeki gibi) sağdan sola yazılır. Orhun yazısında vokallerin çoğu kez yazılmadığı görülür. Yazılmayan vokaller kelime başında ve kelime sonunda olup (özellikle "a, e"), sondaki vokaller genellikle her zaman yazılır. Orhun yazısının konsonant imlâsı ise sağlam sayılır. Harf kalabalığına karşın önemli bir karışıklık ve karıştırma durumu görülmez. Ancak kalın ve ince konsonantın, bazı yerlerde birbirinin yerine kullanıldığı da görülür. Ayrıca "s" harfi birçok defa "ş" için de kullanılmış ve ayrıca birbirine benzediği için (tabiki Orhun alfabesinde) bir iki sözcükte de "l" yerine "ş" ve "kalın s" yazılmıştır. Ayrıca harflerin farklı yazımları için bakınız:

Göktürk Alfabesi Tamgaları (Harfleri)


Bugünkü lehçelerle karşılaştırma:
GöktürkçeTürkiye TürkçesiTuva TürkçesiKazak TürkçesiKaşkay TürkçesiKırımçak Türkçesi
BirBirBirBirBirBir
EkiİkiİyiYekiİkiEki
ÜçÜçܺܺÜçÜç
TörtDörtDörtTörtDörtDort
BeşBeşBeşBesBeşBeş
AltıAltıAldıAltıAltıAltı
YetiYediÇediJetiYediYedi
SekizSekizSesSegizSekizSekiz
TokuzDokuzTosToğızDokuzTokuz
OnOnOnOnOnOn

Örneler


Göktürk Türkçesi
Üze teŋri basmasar, asra yer telinmeser, Türk bodun iliŋin törüŋin kim artatı udaçı erdi?
Türkiye Türkçesi
Üstten gök basmasa, altta yer delinmese, Türk milleti, ilini töreni kim bozabilecek idi?
Tuva Türkçesi
Üstten deer basbas bolza, aldından çer dejilbes bolza, Türk çonnarı, çurttun hooyluzun kım üreer?
                                                                                                                                     tr.wikipedia.org
Orhun Yazıtlarında yazılışına göre Tengri ( Tanrı) sözcüğü



    — yazıt
T²NGR²I — transliterasyon
/teŋri/ — transkripsiyon
teñri — Türk Latin


Göktükçe (Orhun Alfabesi) Yazılışı ve Okunuşu

Örnekler; 
Orhun alfabesinin ideografik yorumları bulunmaktadır. Özellikle özel isimlerde açıkça görülür. Bu ideografiler bugünkü Türkçeyle de desteklenebilir.



Türkçedeki ev sözcüğü
  harfi ince ünlülerle kullanılır ve sözcük içinde /be/ veya /eb/ diye okunur. Şekli bir çadırı andırmaktadır. Tek başına /eb/ diye okunur ve ev anlamına gelir. Nitekim ev sözcüğü zâten /b/ sesinin sonradan /v/ sesine dönüşmesiyle eb > ev şekline dönüşmüştür.

Türkçedeki ok sözcüğü

harfi sözcük içinde /ok/, /ko/, /uk/, /ku/ gibi okunuşlara sahiptir. Açıkça şekli aşağı doğru bir oktur, zâten tek başına okunduğunda /ok/ sesini verir.

Türkçedeki ay ve yay sözcükleri

harfi sözcük içinde /ay/ veya /ya/ diye okunur, kalın ünlülerle kullanılır. Şekli yarım aya benzetilebilir. Ayrıca /ya/ diye okunduğunda yay anlamına gelir, kaldı ki şekli aynı haklılıkla yaya benzetilebilir. Nitekim, ya > yağ > yay dönüşümü olduğu düşünülmektedir.

Türkçedeki ay ve yay sözcükleri

harfi sözcük içinde /at/ veya /ta/ diye okunur, kalın ünlülerle kullanılır. Şekli yükseklik, uzaklık kavramlarını çağrıştırabilir. Tek başına dağ ya da at anlamına gelir. ta > tağ > dağ dönüşümüne uğradığı açıktır. Kaldı ki Anadolu'da hâlâ uzaklık, büyüklük ya da abartı belirtmek için taa deyişi yaygındır. Bunun yanında farklı zamanlarda şekli değişmiştir. Genelde bu şekillerin bir atın üstüne binmiş adam çağrışımı yaptığı da düşünülmektedir.

Türkçedeki en pekiştirme sıfatı

harfi /eng/ diye okunur. Şekli, tek kolunu açılı olarak kaldırmış bir kişi olarak düşünüldüğünde büyük bir şeyi gösteren kişi çağrışımı yapmaktadır. Zâten bugün de buna benzer olarak pekiştirme anlamı taşır ("en büyük", "en yüksek", vb.).

Çağımızda kullanımı 

İlk kez Orhun Yazıtlarında bulunmuş ve çözümlenmiş olduğu iddia edilen bu alfabe, Türkoloji ile uğraşanlarca sayısal ortama aktarılmış ve yazıtipleri oluşturulmuştur. Türkolog Mehmet Kömen tarafından da 'Türük Bil Yazısı Yazım Kuralları' adıyla da kitaplaştırılmış ve araştırmacıların bilgisayar ortamında yararlanabilmesi amacıyla da içeriğine CD eklenmiştir. Bu aşamada var olan sorunlar ise tüm türkoloji çalışması yapanların batı kökenli tez ile tüm türk dünyası lehçelerini temel alan tezler ortak olarak buluşamadığı konularda vardır. Okunması ve tarihlenme biçimleri de bu tartışmalar kapsamındadır.

Gök-Türkçe (Kök-Türkçe), Türkler tarafından çok eski tarihlerden itibaren bizaat kendirinin icat edip geliştirdikleri bir dil ve alfabe olduğu için, pek çok defa alfabe ve dil değişimi yaşanması ayrıca dış milletlerden aşırı derecede etkilenilmesine rağmen günümüzde dahi anlaşılırlığını korumaktadır.


Paylaş: