NEDİR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
NEDİR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Şubat 2018 Cumartesi

Dış Gebelik Nedir? Nasıl Olur? Belirtileri ve Riskleri Nelerdir?


Dış Gebelik Nedir? Nasıl Olur? Belirtileri ve Riskleri Nelerdir? hakkındaki yazımızın detayı aşağıda...

Dış Gebelik Nedir?

Dış gebelik, sperm ve yumurta hücresinin birleşmesi sonucunda oluşan embriyonun, gebeliğin rahim içi dışında farklı bir yere yerleşmesidir. Embriyonun yerleşmesi gereken doğal yer, rahim içidir. Fakat çeşitli sebeplerle fallop tüplerinde ya da farklı alanlara yerleşen embriyolar da söz konusu olabilir. Dış gebelik, doğum ile sonuçlanmaz. Erken teşhis edilirse tedavi şansı yüksektir.


Dış gebelik her kadında belirti göstermediğini ifade eden Bülent Tıraş, “İstatistiki olarak her yüz hamilelikten \%2’sinin dış gebelik olduğu belirtilmektedir. Bu dış gebeliklerle zamanında müdahale edilmediği taktirde hayati risklere yol açabilmektedirler. Dış gebeliğin ilk zamanları, normal gebelikle benzerlikler gösterir. Genel haliyle, hamilelik belirtileri olan adet döneminin gecikmesi, memelerin hassaslaşması ve mide bulantısı belirtiler içindedir.

Dış gebelik ilerledikçe, normal hamilelikte olmayan başka belirtiler de görülmeye başlanır. Dış gebelik, kanamaya yol açabilir. Bu kanamayı durdurmak için cerrahi yöntemlere ihtiyaç duyulabilir. Günümüzde dış gebelik için erken teşhis ve tanı dahilinde ameliyatsız tedavi yöntemleri mevcuttur. Bu şekilde iç kanamaya mahal vermeden enjeksiyon yoluyla ilaç kullanımı ile ameliyata gerek kalmamaktadır.

Dış Gebeliğin Riskleri Nelerdir?

Kadın ölümlerinin bir kısmının dış gebelik kaynaklı olduğu söyleyen Tıraş aynı zamanda dış gebeliğin riskleri hakkında da bilgiler verdi. Tıraş, “Dış gebelik kaynaklı ölümler, kadın ölümlerinin bir kısmını kapsayabilmektedir. Hamileliklerin tümünde oluşan anne mortalitesinin \%9-13’ünü oluşturmaktadır. Gelişmiş ülkelerde dış gebelik kaynaklı ölümler yaklaşık olarak binde 3’e düşecek kadar azalmıştır.
Gelişmekte olan ülkelerde ise bu oran tam tersi şekilde artmakta, yüz binde 300’e yükselebilmektedir. Dış gebelik, tekrar dış gebelik oluşma riskini arttırma, kanalların kapanması yüzünden kısırlık oluşturabilme, rahim boynundaki dış gebeliklerde tedavi öncesi rahmin alınmasına sebep olabilme gibi birçok risk taşır” ifadelerinde bulundu.

Dış Gebeliğin Belirtileri Nelerdir?

Dış gebelik, çoğunlukla hamileliğin 5. ve 14. haftaları arasında belirti vermeye başlar” diyerek dış gebeliğin belirtilerini aktaran Tıraş, “ Karnın tek tarafında olan sürekli ve şiddetli ağrılar, adet kanamasından farklı olan vajinal kanamalar, omuz ağrıları, idrara çıktıktan sonra alt karında oluşan ağrı, ishal ve kusma gibi belirtiler dış gebelik belirtileri arasındadır.

Dış Gebelik Nasıl Tedavi Edilir?

Dış gebeliğin tedavi edilmesi adına yaygın olarak cerrahi müdahaleler uygulanmaktadır. Operasyon için çeşitli yöntemler mevcuttur ancak en yaygın yöntem, laparoskopik yöntemlerdir. Yöntemin sağladığı avantajlar ve yapılma şekli itibariyle açtığı yaralar daha küçüktür. Dolayısı ile yara izleri de küçük olmaktadır. Dış gebelikte uygulanan bir başka yöntem ise ilaç tedavisidir. Medikal tedavi yalnızca embriyonun kalp aktivitesi yoksa ve uygun hormon değerleri mevcutsa uygulanabilmektedir.

Kaynakça:
http://www.milliyet.com.tr

Paylaş:

Bitirmek Kelimesinin Zıt Anlamı Nedir? ( Bitirmek Karşıt Anlamlısı)


Bitirmek kelimesinin zıt anlamı nedir? veya bitirmek'in karşıt anlamlısı nedir? sorularının cevabını açıklıyoruz...

Bitirmek kelimesinin zıt anlamlı (karşıt anlamlısı) başlamak kelimesidir.Bitirmek ve başlamak birbirinin zıddıdır.
Paylaş:

Lozan Antlaşması Nedir? Lozan Antlaşması’nın Tam Metni Şartları ve Önemi Nedir?


Türkiye'nin Kurtuluş Savaşı'nda kazandığı zaferin devamı olan Lozan Antlaşması 24 Temmuz 1923 yılında imzalanmıştır. Peki Lozan antlaşması nedir, Lozan Antlaşması’nın şartları nelerdir,işte Lozan barış antlaşması ve önemi hakkında bilgiler içeren ve içerisinde Lozan Antlaşması PDF formatında tam metinin de yer aldığı tarihi antlaşmanın detayları...

Kurtuluş Savaşı’nda kazanılan zafer sonrası Lozan Antlaşması, 24 Temmuz 1923 tarihinde İsviçre’nin Lozan şehrinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi temsilcileriyle Birleşik Krallık, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Portekiz, Belçika ve Yugoslavya temsilcileri tarafından, Leman gölü kıyısındaki Beau-Rivage Palace’ta imzalanmıştır. Peki Lozan antlaşması nedir, Lozan süreci nasıl yaşanmıştır ve Lozan’ın şartları nelerdir?


Lozan Antlaşması Nedir?

TBMM Hükümeti’nin Yunan kuvvetlerine karşı elde ettiği zaferin akabinde Mudanya Ateşkes Antlaşması imzalanmıştır. Bunun üzerine Sevr’in tarafı olan İtilaf Devletleri 28 Ekim 1922’de TBMM Hükümeti’ni Lozan’da toplanacak olan barış konferansına davet ettiler. Lozan’da barış şartlarının görüşülmesi için Mustafa Kemal Atatürk İsmet Paşa’yı görevlendirmiştir. Mudanya görüşmelerine de katılan İsmet Paşa’nın Lozan’a baş temsilci olarak gitmişti. Bu süreçte İsmet Paşa Dışişleri Bakanı oldu ve çalışmalar hızlandırıldı. İtilaf Devletleri Lozan’a TBMM Hükümeti üzerinde baskı kurmak için İstanbul Hükûmeti’ni çağırsalar da bu duruma tepki gösteren TBMM Hükümeti, 1 Kasım 1922’de saltanatı kaldırmıştır.

TBMM Hükûmeti Lozan Konferansı’na Misak-ı Milliyi gerçekleştirmeyi, Türkiye’de bir Ermeni devletinin kurulmasını engellemeyi, kapitülasyonları kaldırmayı, Türkiye ile Yunanistan arasındaki sorunları (Batı Trakya, Ege adaları, nüfus değişimi, savaş tazminatı) çözmeyi ve Türkiye ile Avrupa devletleri arasındaki sorunları (ekonomik, siyasal, hukuksal) çözmeyi amaçlamış Ermeni yurdu ve kapitülasyonlar hakkında anlaşma sağlanamazsa görüşmeleri kesme kararı almıştır.

Lozan’da 20 Kasım 1922’de başlayan ilk görüşmelerde Osmanlı borçları, Türk – Yunan sınırı, boğazlar, Musul, azınlıklar ve kapitülasyonlar üzerinde durulmuş ancak kapitülasyonların kaldırılması, İstanbul’un boşaltılması ve Musul konularında anlaşma sağlanamamıştır. Temel konularda tarafların taviz vermeye yanaşmaması üzerine 4 Şubat 1923’te görüşmeler kesildi. Tabii bu savaş ihtimalini gündeme getirdi. Başkomutan Mareşal Mustafa Kemal Paşa Türk Ordusu’na savaş hazırlıklarının başlamasını emretti ki Sovyetler Birliği de yeniden savaş çıkarsa bu sefer Türkiye’nin yanında savaşa gireceğini ilan etti. Haim Nahum Efendi öncülüğündeki azınlık temsilcileri de Türkiye’yi destekleyerek arabulucu oldular. Yeni bir savaşı ve kendi kamuoyunun tepkisini göze alamayan İtilaf Devletleri barış görüşmelerini tekrar başlatmak için Türkiye’yi tekrar Lozan’a çağırdı.

Taraflar arasında karşılıklı verilen tavizler ile görüşmeler 23 Nisan 1923’te tekrar başladı. 24 Temmuz 1923’e kadar devam eden görüşmeler ile bu süreç Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanması ile sonuçlanmıştır. Taraf ülkelerin temsilcileri arasında imzalanan anlaşma, uluslararası anlaşmaların ülke meclislerince onaylanmasını gerektiren yasalar gereğince taraf ülkelerin meclislerinde görüşülmüş ve Türkiye tarafından 23 Ağustos 1923’te, Yunanistan tarafından 25 Ağustos 1923’te, İtalya tarafından 12 Mart 1924’te, Japonya tarafından 15 Mayıs 1924’te imzalanmıştır. İngiltere’nin anlaşmayı onaylaması ise 16 Temmuz 1924 tarihinde olmuştur. Anlaşma, tüm tarafların onaylarında dair belgeler resmi olarak Paris’e iletildikten sonra, 6 Ağustos 1924 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Lozan Antlaşmasının Şartları

Fransızlarla imzalanan Ankara Antlaşması’nda çizilen sınırlar kabul edilmiştir.

Irak Sınırı: Musul üzerinde antlaşma sağlanamadığı için, bu konuda İngiltere ve Türkiye Hükûmeti kendi aralarında görüşüp anlaşacaklardı.

Türk-Yunan Sınırı: Mudanya Ateşkes Antlaşması’nda belirlenen şekliyle kabul edildi. Meriç Nehri’nin batısındaki Karaağaç istasyonu ve Bosnaköy, Yunanistan’ın Batı Anadolu’da yaptığı tahribata karşılık savaş tazminatı olarak Türkiye’ye verildi.

Adalar: Gökçeada ile Bozcaada özerk bir yönetime tabi tutulmak şartıyla (Türkiye antlaşmanın bu maddesini uygulamadı) Türkiye’de, diğer Ege Adaları İtalya’ya kaldı. İtalya’nın Türk sınırına yakın adaları silahsızlandırması kararlaştırıldı. Sevr Antlaşmasıyla Oniki Ada İtalya’ya diğer adalar Yunanistan’a bırakılmıştı. Oniki Ada ve Rodos 1945 yılında müttefiklerin eline geçti ve Nisan 1947’de resmen Yunanistan’a teslim edildi.

Türkiye-İran Sınırı: Osmanlı İmparatorluğu ile Safevî Devleti arasında 17 Mayıs 1639’da imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşması’na göre belirlenmiştir.
Kapitülasyonlar: Tamamı kaldırıldı.

Azınlıklar: Lozan Barış Antlaşması’nda azınlık, Müslüman olmayanlar olarak belirlenmiştir. Tüm azınlıklar Türk uyruklu kabul edildi ve hiçbir şekilde ayrıcalık tanınmayacağı belirtildi. Antlaşmanın 40. maddesinde şu hüküm yer almıştır: “Müslüman olmayan azınlıklara mensup Türk uyrukları, hem hukuk bakımından hem de uygulamada, öteki Türk uyruklarıyla aynı işlemlerden ve aynı güvencelerden yararlanacaklardır. Özellikle, giderlerini kendileri ödemek üzere, her türlü hayır kurumlarıyla, dinsel ve sosyal kurumlar, her türlü okullar ve buna benzer öğretim ve eğitim kurumları kurmak, yönetmek ve denetlemek ve buralarda kendi dillerini serbestçe kullanmak ve dinsel ayinlerini serbestçe yapma konularında eşit hakka sahip olacaklardır.”[6] Batı Trakya’daki Türklerle, İstanbul’daki Rumlar dışında, Anadolu ve Doğu Trakya’daki Rumlar ile Yunanistan’daki Türkler’in mübadele edilmeleri kararlaştırıldı.

Savaş tazminatları: İtilaf Devletleri, I. Dünya Savaşı nedeniyle istedikleri savaş tazminatlarından vazgeçtiler. Sadece Yunanistan savaş tazminatı olarak Karaağaç bölgesini verdi.

Osmanlı’nın borçları: Osmanlı borçları, Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılan devletler arasında paylaştırıldı. Türkiye’ye düşen bölümün taksitlendirme ile Fransız frangı olarak ödenmesine karar verildi. Düyun-u Umumiye idare heyetinde bulunan yenik Alman İmparatorluğu ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu devletlerinin temsilcileri idare kurulundan çıkartılmış ve kurumun faaliyeti devam ettirilerek antlaşmayla birlikte yeni görevler verilmiştir. (Lozan Barış Antlaşması madde 45,46,47…55, 56).

Boğazlar: Boğazlar, görüşmeler boyunca üzerinde en çok tartışılan konudur. Sonunda geçici bir çözüm getirilmiştir. Buna göre askeri olmayan gemi ve uçaklar barış zamanında boğazlardan geçebilecekti. Boğazların her iki yakası askersizleştirilip, geçişi sağlamak amacıyla başkanı Türk olan uluslararası bir kurul oluşturuldu ve bu düzenlemelerin Milletler Cemiyeti’nin güvencesi altında sürdürülmesine karar verildi. Böylece Boğazlar bölgesine Türk askerlerinin girişi yasaklandı. Bu hüküm, 1936 yılında imzalanan Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile değiştirilmiştir.

Yabancı okullar: Eğitimlerine Türkiye’nin koyacağı kanunlar doğrultusunda devam etmesi kararlaştırıldı.

Patrikhaneler: Dünya Ortodokslarının dini lideri durumundaki patrikhanenin siyasi yetkilerinden arındırılarak İstanbul’da kalmasına izin verildi.


Lozan Antlaşması'nın Tam Metnini indirmek için buraya (pdf) tıklayınız.



Kaynakça:
http://www.sozcu.com.tr



Paylaş:

7 Şubat 2018 Çarşamba

Kuvayı Milliye Nedir? Kimlerden Oluşmaktadır? (Kuvayı Milliye ve Amacı Hakkında Bilgi)


Kurtuluş savaşı denince aklımıza gelen ve milli mücadelenin önemli bir unsuru olan Kuvayı Milliye nedir? ve kimlerden oluşmaktadır? Kuvayı Milliye' nin amacı hakkında bilgiler bulabilirsiniz...


Kuvayı Milliye Nedir?

Kuvayı Milliye “Millî Kuvvetler, Millî Güçler” anlamındadır ve düzenli ordu şeklinde teşkilatlanmamış “Milis Kuvvetleri” demektir.

Kuvayı Milliye, Mondros mütarekesi sonrası topraklarımızı işgal eden ve ülkemizi parçalamak üzere harekete geçen düşman kuvvetlerine karşı açılan cephelerde çarpışmak üzere teşkilatlanan bölgelerdeki her sınıf ve gruptan halkın oluşturduğu sivil-milis kuvvetleridir. Kuvayı Milliye halkın içinden gelen milli duygular sonucu oluşmuş, meslek, gelir düzeyi, yaş, hatta cinsiyet gibi birçok unsuru dikkate almadan kendiliğinden bir araya gelerek gönüllülük esasına göre oluşmuş silahlı sivil birliklerdir.

Kuvayı Milliye Kimdir? Kimlerden Oluşur?

Denizli müftüsü Hulusi bey, Demirci Mehmet efe, İpsiz Recep, Topal Osman, Ethem bey, Antepli Şahin bey Kuvayı Milliyedir. İstiklal yolunda kağnısıyla ve yanındaki bebeğiyle İnebolu’dan mermi taşıyan sert kış günü üzerindeki hırkasını bebeğine değil, mermiler ıslanmasın diye mermilerin üstüne örten, kışlaya ulaştığı sırada da şehadete eren Kastamonulu Şerife Bacı; kadın olduğu halde saçlarını erkek gibi kestirerek birliklere katılan ve kendine Halim Çavuş dedirterek mücadele eden Halime Çavuş; Kadınlardan ve erkeklerden oluşturduğu ekibiyle işgalcilerin kabusu olan Erzurum’lu Kara Fatma Kuvayı Milliyedir. Annesini kaybettiği için Albay olan babasıyla birlikte karargahta kalan ve orada büyüyen, savaş sırasında da çocuk haliyle cepheden cepheye koşarak askerlere moral veren küçük Nezahat Kuvayı Milliyedir.

“Vatanım, ha ekmeğini yemişim, ha uğrunda kurşun” diyebilen bütün bu insanları bir araya getiren de “Kuvayı Milliye Ruhu”dur. Bu ruh içten gelen bir istekle millet fertlerinin ülkenin bağımsızlığı ve ülke çıkarları için her türlü imkansızlık içinde canlarını ortaya koyarak mücadele etmeleridir. Millî Mücadele bu ruhla verilmiş, İstiklal Harbi bu ruhla kazanılmıştır.

1919 yılı Mayıs ayındaki İzmir’de Yunan işgali ile Kuvayı Milliye teşkilatlanması başlamıştır denilebilir. Teşkilatlanma hızla Batı Anadolu’nun iç kısımlarına yayılmıştır. Mayıs ve Haziran aylarında bölgedeki çok sayıda subay, Kuvayı Milliye kurmaya hazır olduklarını belirterek Askerlik Şubesi başkanlıklarına resmî müracaatta bulunmuşlardır. Yöneticilerin bazıları bu fikre sıcak bakmasa da, milli düşünenlerin çoğu bu fikri el altından desteklemişler ve arka arkaya çeşitli büyüklükte eli silahlı gruplar oluşmuş ve işgalcilere karşı mücadeleye başlamışlardır.


Kuvayı Milliye sadece Anadolu’nun batı bölgesinde değil, Anadolu’nun her yerinde gerçekleşmiştir. Güneyde Fransız işgaline ve Fransız Ermeni işbirliği ile Türklere yapılan zulüm, hakaret, yağma ve öldürme olaylarına karşı ilk direnme 19 Aralık 1918’de Dörtyol’a bağlı Karakese Köyü’nde olmuş, köy halkı Fransızlara silâhlı savunmaya geçmiştir. Bu olay bir kıvılcım olmuş Adana, Antep , Urfa ve Maraş’ta çok iyi organize olmuş Kuvayı Milliye teşkilatları kurulmuş ve işgalcilerle işbirlikçilerine karşı çok büyük mücadele verilmiştir. Düşünelim: İstiklal Harbi’nde düzenli orduda verdiğimiz şehit yaklaşık 10.000 civarındadır. Ama sadece Antep savunmasında yaklaşık 7000 sivil şehit vardır. Güney Cephesinde çeşitli rütbelerdeki subaylar, Kuvayı Milliye hareketlerini sivil kıyafet ve Sinan Paşa, Tufan Bey gibi takma adlarla organize etmişlerdir.

Kuvayı Milliyenin Amacı Nedir?


Kuvayı Milliyenin temel amacı vatan topraklarını düşmana karşı korumak, Türk Devleti’nin parçalanarak ortadan kaldırılmasını önlemektir. Ayrıca işgallere müdahale etmeyen ve seyirci kalan yönetime de bir tepkidir Kuvayı Milliye. 1919 yılının şartlarında, silahlandırılmış, yerli gayri-müslim çetelerinin, düşman askerleriyle iş birliği yaparak giriştikleri saldırı ve cinayetlere Türk halkının hiç değilse kendi bölgesini savunma düşüncesinden doğmuştur. Kuvayı Milliye’yi ortaya çıkaran bir başka sebep de Ordunun terhis edilmesi ve silahaltında olan az sayıdaki düzenli birliklerin de zayıf ve yetersiz durumda olmalarıdır.


Düşman işgalleri karşısında kendiliğinden oluşan Kuvayı Milliye, Türk milletinin düşman işgal ve saldırılarına boyun eğmeyeceğinin, işgallere karşı koyacağının dünyaya ilanıdır.

Bu sivil gruplar verdikleri mücadeleyle de işgalci güçleri kayba uğratarak düşmanın Anadolu içlerine ilerlemelerini yavaşlatmışlar, hatta durdurmuşlardır. Ülkenin belli bölgelerindeki işbirlikçi gayri müslim çetelerin saldırılarını, katliamlarını durdurup önlemiş, bölgeyi bu çetelerden temizlemişlerdir. Ayrıca ve en önemlisi Türk milletinin organize olmasını, teşkilatlanmasını ve zamanla düzenli orduya geçişi kolaylaştırmış ve bağımsızlığımızı gerçekleştirmiştir.

Diyebiliriz ki:

– Kuvayı Milliye’nin amacı ülkenin rejimine karşı mücadele etmek değildi; ülkedeki düşmanla mücadele etmekti. Ortada bir mezhep ve rejim mücadelesi yoktu. Bir bağımsızlık mücadelesi vardı.

-Kuvayı Milliye, bağımsızlığı engellemeye çalışan işbirlikçi isyancılar dışında, kendi halkı ile de mücadele etmemiş, işgalciler ve onların işbirlikçileriyle mücadele etmiştir.

-Kuvayı Milliye batılı ve kökü dışarda olan devlet, kurum ve kuruluşlardan ne yardım ne de askerî eğitim almıştır.

-Kuvayı Milliye hep millî kalmış, düzenli orduya karşı çıkanlar dahi işgalci ve paralı gruplara itibar etmemiştir. Hatta onlarla temas bile kurmamıştır. Ethem beyin, millî düşünce yapısına uymayan, hırsına yenildiği ve bizce utancını ömür boyu taşıdığı, düşmana sığınma olayı dışında bir örneği yoktur.

Türkiye’nin düzenli ordu birliklerinden mahrum bulunduğu çok kritik bir dönemde, her türlü imkansızlığa ve olumsuz şartlara rağmen hayatlarını ortaya koyarak giriştikleri cesur ve kararlı mücadeleleri ile, bağımsızlığın kazanılmasına damgasını vuran Kuvayı Milliye, Türk Millî Mücadele Tarihinde çok önemli ve çok seçkin bir yere sahiptir.

Kaynakça:

  • Kadir KASALAK; Milli Mücadele’de Manda ve Himaye Meselesi, Gkur. Bsmevi, Ankara, 1993. 
  • Sabahattin SELEK, Anadolu İhtilali, İstanbul 1963.
  • Sıtkı AYDINEL, Güneybatı Anadolu’da Kuva-yı Milliye Harekatı, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara. 
  • Türk İstiklâl Harbi, Batı Cephesi, C II. 1 nci Ks. Gkur. ATASE Yay., Ankara 1963.
Paylaş:

3 Şubat 2018 Cumartesi

KDV HESAPLAMA NEDİR? - KDV DAHİL (İÇİNDEN), KDV HARİÇ (DIŞINDAN) HESAPLAMA PROGRAMI


Satış faturası düzenlerken, yani fatura keserken en önemli sorulardan biri de fatura kdv'sini nasıl hesaplarım? sorusudur. Fatura keserken iki türlü kdv hesaplama (ayırma) yöntemi vardır. Fatura keserken kdv hesaplamak için nasıl bir işlem yapılır? kdv hariç ve kdv dahil fatura kesmek için kdv nasıl hesaplanır? kdv içinden ve kdv dışından nasıl ayrılır? hakkında size yardımcı olacak kdv hesaplama programı ile kv hesabınızı kolayca yapabilirsiniz.

Aşağıdaki KDV hesaplama aracında KDV hesaplama şeklinizi seçtikten sonra hesaplama için sizden istenen gerekli bilgileri giriniz ve hesapla butonuna basınız.



Hesaplama yaptıktan sonra sayfanın devamında KDV Hesaplama (KDV Dahil, KDV Hariç) ile ilgili sıkça sorulan sorulara verdiğimiz yanıtları ve ziyaretçilerimizin KDV Hesaplama (KDV Dahil, KDV Hariç) aracı ile ilgili yorumlarını bulabilirsiniz. Dilerseniz siz de kendi yorumunuzla katkıda bulunabilirsiniz.

Katma Değer Vergisi (KDV) nedir?

Kısa adı KDV olan Katma Değer Vergisi Türkiye`de 1984 yılında kabul edilen 3065 sayılı kanuna göre uygulanan, yapılan mal ve hizmet teslimlerinde alıcının satıcıya ödediği tüketim vergisi niteliğinde olan bir vergidir. Böylece malın ilk üretiminden nihai tüketimine kadar geçen süre içerisinde her aşamadaki katma değeri vergileyen bir dolaylı vergisidir.

KDV Beyannamesi ne zaman verilir?

Aylık beyanname verenler herhangi bir ayın beyannamesini bu ayı takip eden ayın en geç 24. günü akşamına kadar vermelidir.

KDV ne zaman ödenir?

Katma Değer Vergisi, beyanname verilen ayın en geç 26. günü akşamına kadar ödenmelidir. Tüketiciler ise mal ya da hizmet satın alırken bu vergiyi gerçek yüklenici olarak malın fiyatıyla birlikte ödemektedirler.

KDV nasıl hesaplanır?

Katma değer vergisi, hesaplama formülleri kullanılarak hesaplanır.

KDV hesaplama formülü nedir?

KDV hariç tutardan KDV dahil tutar hesaplama formülü: (KDV Hariç Tutar) x [1 + (KDV Oranı/100)]

KDV dahil tutardam KDV hariç tutar hesaplama formülü: (KDV Dahil Tutar) / [1 + (KDV Oranı/100)]

Hesaplanan KDV nedir?

İşletmeler yaptıkları mal ve hizmet teslimlerinde tüketiciden KDV alırlar. Bu KDV tutarlarının toplamına Hesaplanan KDV denir.

İndirilecek KDV nedir?

İşletmeler teslim aldıkları mal ve hizmetlerde satıcıya KDV öderler. Bu KDV tutarlarının toplamına İndirilecek KDV denir.

Gelirler İdaresi Başkanlığı - Güncel KDV Oranları (Yeni pencerede açılır)
Paylaş:

31 Ocak 2018 Çarşamba

Heterokromi Nedir? (Göz Rengi Farklılığı) Hastalığı Hakkında Bilgi


Heterokromi (Göz Rengi Farklılığı), genellikle gözlerde, ancak kimi zaman da saç ve deride gözlenebilen renklenme farklılığı olarak biliniyor.Vücuttaki her türlü renklenmede görev alan melanin pigmentinin göreceli olarak fazla ya da az dağılımından kaynaklanıyor. Bu dağılım farklılığının sebebi ise otozomal kromozomlarda (genellikle 8. kromozomda) meydana gelen bir mutasyon. 



Heterokromi iridum (gözde meydana gelen heterokromi) çoğu zaman kalıtsaldır ve herhangi bir zarar vermiyor (nötr mutasyondur).Sarah McDaniel da bu nötr mutasyondan nasibini almış ve bir gözü mavi diğer gözü ise yeşil olmuş. Eh bu da güzelliğine güzellik katmış.Sarah Instagram paylaşımlarının ardından bir şekilde ünlü olmuş. Mark Ronson ve Kevin Parker'ın şarkıları "Summer Breaking" ve "Daffodils" da da yer almış.



Heterokromi, genellikle gözlerde, ancak kimi zaman da saç ve deride gözlenebilen renklenme farklılığıdır. Vücuttaki her türlü renklenmede görev alan melanin pigmentinin göreceli olarak fazla ya da az dağılımından kaynaklanır. Bu dağılım farklılığının sebebi ise otozomal kromozomlarda (genellikle 8. kromozomda) meydana gelen bir mutasyondur.
Heterokromi tamamen de olabilir (iki göz de birbirinden farklı renklerde olur), kısmen de (tek bir göz iki farklı renge sahip olur).
Heterokromi iridum (gözde meydana gelen heterokromi) çoğu zaman kalıtsaldır ve herhangi bir zarar vermez (nötr mutasyondur). Ancak kimi durumda sonradan kazanılabilir ve bu durumda bazı hastalıklardan şüphe etmek gerekebilir. Şimdiye kadar tanımlanan vakalar arasında, heterokrominin bir semptom (belirti) olarak ortaya çıktığı hastalıklar arasında glaucoma, incontinentia pigmenti, Parry-Romberg Sendromu, Neurofibromatosis, Kromozom 8 Trizomisi, Göz Hemorajı, Göz Hasarı gibi hastalıklar ve sorunlar yer almaktadır. Dolayısıyla gözünüz doğuştan değil de, sonradan renk değiştiriyorsa, mutlaka doktora görünmekte fayda var, "Aaa ne güzel!" deyip geçmeyin. İnsanda aşırı nadir olarak görülen Tam Heterokromi iridum'a örneği aşağıdan görebilirsiniz:

Diğer hayvanlarda ise bu mutasyona sıklıkla rastlanır, öyle ki bazı alt türler sadece bu özellikleri ile bilinirler. Oldukça meşhur bir örneği aşağıdan görebilirsiniz:
Bu farklılık (çeşitlilik) bize "ani etkiki faydalı mutasyonlar" için de bir örnek teşkil edebilir. Eğer ki heterokromik gözlere sahip bireyler, Cinsel Seçilim açısından bir avantaj elde edecek olurlarsa, bu nadir özellik belli bir süre sonra popülasyonda bir norm haline gelebilir. Bu da sıklıkla bahsettiğimiz gibi, %70-90 oranında nötr olan mutasyonların, sonradan faydalı hale gelmesine bir örnek olacaktır.
  
   
Kaynakça: 
American Academy of Opthalmology
Paylaş:

Şap Hastalığı Nedir? Belirtileri Nelerdir?


Şap hastalığı, Türkiye'de tedavisi üzerine özel olarak çalışılan ve canlı hayvan, hayvansal ürün ticaretini olumsuz etkileyen bulaşıcı etkinliğe sahiptir. Genellikle hayvan pazarlarında bulaşıcı bir hal aldığı düşünülen Şap Hastalığı, yaygın olarak direk bulaşma ile yayılmaktadır. Peki, çoğunlukla kontrol altına alınsa da zaman zaman ülkemizde gündeme gelen Şap Hastalığı nedir ve nasıl bulaşır? İşte, hastalık hakkında önemli bazı detaylar...

Şap hastalığı, ülkeler arası canlı hayvan ve hayvansal ürün ticaretini olumsuz yönde etkileyen, büyük ekonomik kayıplara neden olan, çift tırnaklı hayvanların akut ve çok bulaşıcı viral bir hastalığıdır.

Direk temas, enfekte ve duyarlı hayvanlar arasında en yaygın bulaşma formudur. Şap hastalığı mihraklarının yaklaşık %95' inde bulaşma direk temasla olur. Birbirlerine çok yakın mesafede bulunan hayvanlar arasında oluşan aerosol bulaşma direk temasın en önemli yoludur. Şap virusu hayvanların soludukları havada enfeksiyondan beş gün sonrasına kadar bulunabilmektedir. Solunan havada domuzların, sığır ve koyunlara oranla daha fazla virus çıkardıkları tespit edilmiştir. Sığırlar geniş solunum hacimleri ile hava yolu ile enfeksiyona en duyarlı olan hayvanlardır.

Şap hastalığının en önemli epidemiyolojik özelliklerinden birisi de virusun hava yolu ile çok uzak mesafelere taşınması nedeniyle hastalığın yayılmasıdır. İnsan ve hastalığın konakçısı olmayan hayvanlar (kuşlar, fareler, vs.), kontamine materyaller (yem, ot, su, vs.), nakil araçları, et, et ürünleri, süt, süt ürünleri, suni tohumlama ve embriyo transferi enfeksiyon kaynağı olabilir.

Hasar görmüş boynuzlaşmış epitel dokusuna direk virus girişi dışında, farengeal bölge enfeksiyonun primer bölgesidir. Viremiden veya klinik belirtilerin görülmesinden 1-3 gün önce bu bölgede virus tespit edilebilir. Virus farenksteki primer replikasyonu takiben lenfatik sisteme geçerek, kan yoluyla doku ve organları enfekte eder. Viremi dönemi yaklaşık 4-5 gün sürer. Klinik belirtilerin görülmesinden önce virus sekret ve ekskretlerde vardır. Hedef dokulara (ağız, deri ve dilin boynuzsu epiteli) taşınan virus burada depolanır ve ikinci replikasyona başlar.

Enfeksiyonun ağır seyrettiği durumlarda, veziküller genişler ve yara şeklini alır. Veziküllerin içi açık renkte seröz sıvı ile doludur. Veziküller genellikle kabuklaşır ve bu kabuklar yaklaşık 24 saat sonra düşer. Kabukların ayrılmasından sonra kırmızı renkte ülserler açığa çıkar. Birkaç gün sonra lezyonlar üzerinde nekrotik epitel parçaları meydana gelir. Özellikle ağız bölgesinde ve dil üzerinde hastalığa özgü granülasyon dokusu oluşur.


Bazı şap virusu suşları, genç hayvanlarda kalbe büyük zarar vererek akut miyokarditise yol açar ve beyaz-gri nokta veya şeritler kalbe kaplan postu görünümü verir. Hiperakut vakalarda kalpte makroskobik lezyonlar görülmeyebilir ve sıklıkla epitel dokusunda veziküler lezyonlara rastlanmaz. Bununla birlikte genellikle kalpten ve kandan virus izole edilebilir.

Hastalığın ilk devresinde viremiden dolayı hayvanlarda ateş görülür. Bu dönemde ateş 40- 410C ye çıkar. Ancak bu devre kısa sürer ve ateşsiz dönem başlar. Daha sonra ağızda veziküllerden dolayı iştahsızlık ve depresyon görülür. Şap virusunun en çok yayıldığı dokular özellikle ağız, ayak ve meme epitelidir. Genç hayvanlarda ilk belirti yüksek ateştir. Bunu ağız mukozasında, ayaklarda tırnak arası ve korona bölgesinde, memelerde veziküllerin oluşumu takip eder. Sığırlarda ağız lezyonları koyun, keçi ve domuzlardan daha şiddetlidir. Veziküllerden dolayı ağızdan bol miktarda ip gibi uzayan salya akmaya başlar. Ağızda bol salya mevcut olup, mukoza kırmızı ve sıcaktır. Dil ve dudakların iç yüzeyinde, yanak, dişetleri ve damakta veziküllerin oluştuğu görülür. Koyunlarda klinik belirtiler hafif seyreder Virus miktarına bağlı olarak hastalığın inkubasyon süresi 2-14 gün arasında değişmektedir. Koyunlarda belirtiler sığırlardakine benzermektedir; fakat daha hafif seyreder ve bazen varlığı bile anlaşılamaz. Ağızdaki lezyonlar küçük ve çabuk kaybolan niteliktedir. Çoğu zaman ayaklar daha duyarlıdır, topallık klinik belirtilerin başında gelir.


Kaynakça:
http://www.hurriyet.com.tr/sap-hastaligi-nedir-40725686
Paylaş:

28 Ocak 2018 Pazar

Blockchain nedir? (Blok Zinciri) Nasıl çalışıyor ve Ne İşe Yarıyor?


Satoşi Nakamoto takma adını kullanan kişi veya kişiler tarafından yaratılan ve dahice olduğu şüphe götürmeyen blok zinciri, gitgide önem kazanarak herkesin aklından geçen bir sorunun hedefine dönüştü. Peki nedir bu blok zinciri? denen şey...


Dijital verinin kopyalanmasına değil dağıtılmasına izin verem blok zinciri, yepyeni bir internet türünün omurgasını oluşturuyor. Aslında dijital para birimi Bitcoin için hazırlanmış olsa da, teknoloji camiası bu teknolojiye yeni potansiyel kullanım amaçları buluyor. Tıpkı internette ya da otomobillerde olduğu gibi, blok zincirini kullanmak için nasıl işlediğini bilmeniz gerekiyor. Ama bu yeni teknolojiye aşinalık kazandıkça neden devrimci bir teknoloji daha iyi anlıyorsunuz.

Dağıtılmış Veri Tabanı Hakkında...
Bilgisayarlardan oluşan bir ağa binlerce kez kopyalanarak dağıtılan bir hesap tablosu düşünün. Sonra da bu ağın, söz konusu tabloyu düzenli olarak güncellemek üzere tasarlandığını düşünün. İşte blok zincirini anlamaya başladınız. Bir blok zincirindeki bilgi, paylaşılan ve sürekli güncellenen bir veri tabanı halinde varlığını sürdürüyor. Ağı bu biçimde kullanmanın bariz faydaları var. Blok zinciri veri tabanı tek bir konumda saklanmadığı için, kayıtlar herkese açık ve kolayca doğrulanabiliyor. Bu bilginin hackerların erişip bozabileceği merkezi sürümü de bulunmuyor. Aynı anda milyonlarca bilgisayarda barındırıldığından, veri tabanındaki veriye internetteki herkes erişebiliyor.

Blok Zincirinin Sağlamlığı ve Güvenilirliği Nedir?

Blok zinciri, tıpkı internet gibi dahili bir sağlamlığa sahip. Ağ boyunca birbirinin aynı bilgi blokları saklandığından, blok zinciri:

1- Tek bir kurum ya da kuruluş tarafından kontrol edilemiyor.
2- Tek bir kırılma noktasına sahip değil.

Bitcoin 2008'de icat edildi ve o günden bu yana önemli bir problem yaşanmaksızın Bitcoin blok zinciri çalışmayı sürdürüyor. Şu ana kadar Bitcoin'in yaşadığı tüm sorunların altında ya hackleme çabaları var ya da yönetimsel hatalar. Bir diğer deyişle, bu sorunlar kötü niyetten ya da insan hatasından kaynaklanıyor; altında yatan konseptlerde hata olduğu için değil. İnternet de 30 yıl ayakta kalabildi. Bu da henüz geliştirilmeye devam eden blok zinciri teknolojisi için iyi bir haber demek.

Şeffaf ve Bozulmaz Özelliği
Blok zinciri teknolojisi kendisini her 10 dakikada bir otmatikman güncelleyen bir fikir birliği halinde. Kendi kendini denetleyen bir dijital değer ekosistemi olan ağ, gerçekleşen her işlemi 10 dakikalık aralıklarla güncelliyor. Bu işlemlerin her birini "blok" adı veriliyor ve böylece ortaya iki önemli şey çıkıyor: İlki, şeffaflık ilkesinin tüm ağa gömülü ve herkese açık olması. Diğeriyse blok zincirindeki herhangi bir bilgi birimini değiştirmek için tüm ağınkinden daha büyük bir işlem gücüne ihtiyaç olması ve bu yüzden bozulmaması. Bu durum teoride mümkün olsa da, uygulamada olanaksız. Örneğin, Bitcoin toplamak için sistemin yönetimini ele geçirirseniz Bitcoin'lerin değerini de sıfırlamış oluyorsunuz.

Düğümlerden Oluşan Ağ

Blok zinciri, hesaplama yapan "düğümlerden" oluşuyor. Düğüm, blok ağı zincirine bağlı çalışan ve işlemleri onaylamakla ve aktarmakla yükümlü bir istemci çalıştıran bilgisayar demek. Düğümler blok zinciri ağına aktarıldıkları anda otomatikman blok zincirinin bir güncel kopyasını indiriyor. Bir araya gelen düğümler, internetin şu anki işleyişinden tamamen farklı ikinci düzey ve güçlü bir ağ oluşturuyor. Her düğüm, blok zinciri üzerinde bir yönetici ve ağa kendi isteğiyle katılıyor. Bu bakımdan ağın merkezi olmadığı söylenebilir. Bununla birlikte, her düğümün ağa katılmasının bir ödülü var: Bitcoin kazanma şansı.


Düğümlerin yaptığına "maden çıkarma" dense de aslında bu yanlış bir tabir. Aslında her düğüm, hesaplamalı yapbozları çözmek için birbirleriyle yarışıyor. Bitcoin, ilk başta blok zincirinin merkez noktasındaydı. Şimdilerdeyse bu teknolojinin sayısız uygulama alanından yalnızca biri olarak düşünülüyor: Günümüzde Bitcoin benzeri kripto para birimlerinin sayısı 700'ü aşıyor. Ayrıca orijinal blok zinciri konseptinin potansiyel uyarlamaları da şu anda sürüyor ya da geliştirme safhasında. Blok zinciri, yapısı itibariyle merkezi olmayan bir teknoloji. Blok zincirinde meydana gelen her şey tüm ağı etkiliyor. Bununda birtakım önemli sonuçları var.

İşlemleri doğrulamanın yeni bir yolu olan blok zinciri, geleneksel ticaretinin bazı yönlerini de geçersiz kılıyor: Söz gelimi, borsa işlemleri blok zincirinde neredeyse anında gerçekleşebilir ya da tapu kadastro gibi kayıtlar tümüyle halka açık tutulabilir. Bitcoin işlemlerini kaydeden veri tabanı, blok zinciri teknolojisi kullanan bir küresel bilgisayar ağı tarafından ortaklaşa yönetiliyor: Yani Bitcoin'in yöneticisi tek bir kurum değil, ağın ta kendisi. Merkezi olmayışı, ağın kullanıcıdan kullanıcıya esasıyla çalışabileceği anlamına geliyor. Bu kitlesel işbirliğinin potansiyelini daha yeni keşfediyoruz.


Blok Zincirini Kim Kullanacak?

Web altyapısında olduğu gibi, blok zincirinden de faydalanmak için iç yüzünü bilmek gerekmiyor. Şu anda blok zinciri teknolojisinin en büyük potansiyel kullanım alanı finans dünyası. Dünya Bankası 2015'te yapılan para transferlerinin 430 milyar ABD dolarını aştığını söylüyor ve şu anda blok zinciri geliştiricilere büyük rağbet var. Blok zinciri bu tür işlemlerde aracıyı ortadan kaldırabiliyor. Nasıl ki grafiksel kullanıcı arabirimleri masaüstü kavramı sayesinde bilgisayar kullanımını herkese açtıysa blok zincirini kullanmak için de "cüzdan" isimli grafiksel kullanıcı arabirimleri yaygın olarak kullanılıyor. İnsanlar Bitcoin'le alışveriş yapmak ya da diğer kripto para birimleriyle birlikte depolamak için bu uygulamaları kullanıyor. Çevrimiçi işlemler kimlik doğrulama süreçleriyle yakından ilişkili. gelecekte, cüzdan uygulamalarının başka türlü kimlik yönetim türlerinin önünü açacağına kesin gözüyle bakabiliriz.

Blok Zinciri yeni bir Web 3.0 mı demek?

Blok zinciri internet kullanıcılarına değer yaratma becerisi kazandırıp dijital bilginin doğrulamasını yapıyor. Bundan işyerleri nası fayda sağlayacak? Adına "akıllı sözleşme" denen dağıtılmış kayıt defterleri, ancak belirtilen şartlar yerine getirildiğinde işletilen basit sözleşmeler kodlanmasını olanaklı kılıyor. Ethereum, sırf bu amaçla yapılmış bir açık kaynak kodlu blok zinciri projesi. Daha emekleme aşamasında olmasına rağmen, Ethereum'un blok zincirlerinin yararlılığını dünyayı değiştirecek ölçeğe taşıma potansiyeli bulunuyor. Teknolojinin şu anki düzeyinde akıllı sözleşmeleri basit işlevleri yerine getirecek biçimde programlamak olanaklı. Söz gelimi, blok zinciri teknolojisi ve Bitcoin kullanarak, belirli bir finansal araç belirli bir düzeye gelince bir ödemeyi gerçekleştirebiliyorsunuz. Örneğim şu anda bir taşıma aracını paylaşmak isteyenlerin Uber gibi aracıya ihtiyacı var. Oysa kişiler arası ödeme sayesinde blok zinciri, tarafların doğrudan etkileşmesine ve ortaya gerçekten de merkezi olmayan bir bir paylaşım ekonomisinin çıkmasına yol açabilir.

Bunun bir örneği de OpenBazaar. Site blok zinciri kullanarak eBay'in P2P versiyonu oluşturuyor. Uygulamayı aygıtlarınıza kuruyor; sonra OpenBazaar satıcılarıyla hiçbir komisyon ve aracılık bedeli olmaksızın alışveriş yapıyorsunuz. Protokolün "kural tanımayan" doğası, kişisel ününüzün iş anlaşmalarında şu an eBay'de olduğundan çok daha etkili olmasını sağlıyor.

Kitle Kaynak 
Kickstarter ve Gofundme gibi kitle kaynak girişimleri, yavaş yavaş ortaya çıkan P2P ekonomisinin ileri çalışmalarını yürütüyor. Bu sitelerin popülerliği, insanların ürün gelişiminde doğrudan söz sahibi olmak istediğinin bir kanıtı. Blok zincirleri bu ilgiyi bir sonraki basamağa taşıyarak kitle kaynaklı risk sermayesi yatırım fonları kurumasını sağlayabilir.

Fikir Haklarının Korunumu

Bilindiği gibi, dijital bilgileri sonsuz defa kopyalamak ve internet sayesinde her yere dağıtmak olanaklı. Bu da web kullanıcılarına ücretsiz içeriklerden oluşan bir altın madeni sağlıyor adeta. Ne var ki telif hakkı sahipleri o kadar şanslı değil. Hem fikir haklarını yitiriyor hem de bu yüzden maddi zarara uğruyorlar. Akıllı kontratlar telif haklarını koruyabilir, yaratıcı eserlerin internetten satışını otomatikleştirerek dosya kopyama ve dağıtma işlemini ortadan kaldırabilir. Örneğin İngiliz şarkıcı ve besteci Imogen Heap'in kurduğu Mycelia, P2P müzik dağıtımı için blok zinciri kullanıyor ve müzisyenlerin şarkılarını doğrudan hayranlarına satmasını sağlıyor. Aynı zamanda yapımcılara lisans örnekleri gönderiyor, telif gelirini şarkı yazarları ve müzisyenler arasında otomatikman bölüştürüyor. Tüm bunlar da akıllı sözleşmelerle otomatikleştirilmiş. Blok zincirlerinin kesirli kripto para birimlerinde ödemeyi mümkün kılması blok zincirinin bu senaryoda büyük başarı şansı olduğunu akla getiriyor.

Kimlik Yönetimi 
Web üzerinde daha iyi kimlik yönetimine gereksinim olduğu şüphe götürmez. Kimlik doğrulama iinternet üzerinden gerçekleşen tüm finansal işlemlerin zayıf noktası. Ne var ki webden ticaretle birlikte gelen güvenlik risklerine karşı çözümler hiç de iyi değil. Dağıtılmış kayıt defterleri kim olduğunuzu kanıtlamanın geliştirilmiş yöntemlerini ve kişisel belgeleri sayısallaştırma fırsatını sunuyor. Güvenli bir kimlik sahibi olmak paylaşım ekonomisinde gerçekleşen çevrimiçi etkileşimler için de önemli olacak. Sonuçta iyi bir ün sahibi olmak internet alışverişin en temel gereksinimi.

Kaynakça:
http://www.hurriyet.com.tr/blockchain-nedir-nasil-calisiyor-40701324

Paylaş:

Mankurt Nedir? Mankurt Ne Demektir? Hakkında Bilgi


Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın son zamanlarda sıkça  kullandığı "mankurt" kelimesi çok merak edildi. Peki mankurt nedir ve ne anlama geliyor? Mankurt nedir? Mankurt ne demek? İnsanlar nasıl mankurt haline getirilir? Mankurt Nedir hakkındaki detaylar aşağıda...


Mankurt - Türk, Altay ve Kırgız efsanelerinde bahsedilen bilinçsiz köle

TDK'ya göre mankurt: 
Ulusal kimlikten uzaklaşan, içinde bulunduğu topluma yabancılaşan.

Mankurt - Türk, Altay ve Kırgız efsanelerinde bahsedilen bilinçsiz köle. Mankurt haline getirilmek istenen kişinin başı kazınır, başına ıslak deve derisi sarılır ve böylece elleri kolları bağlı olarak Güneş altında bırakılır. Deve derisi kurudukça gerilir. Gerilen deri başı mengene gibi sıkar ve inanılmaz acılar vererek aklını yitirmesine neden olur. Böyle bir kişi bilinçsiz ve her istenen şeyi sorgusuzca yapan bir köleye dönüşür.

Cengiz Aytmatov'un 1980 yılında yazdığı Gün Olur Asra Bedel adlı eserinde, Orkun Uçar'ın ise Metal Fırtına 2 / Kayıp Naaş adlı eserinde Kırgız destanlarından yararlanarak güncelleştirdikleri bir kişiliktir. Mankurt bazı işlemler sonucu öz benliğini yitirerek kendisini kimliksizleştiren düşmanının kuklası haline gelmiş bir zavallı insan tipidir.

Aytmatov'un "Gün Olur Asra Bedel" adlı eseri pek çok Batı diline ve Türk lehçelerine çevrilip yaygınlaşırken "mankurt" kavramı da kabul görerek literatüre girmiş ve “mankurt” ve “mankurtlaştırma” temaları yaygınlaşmıştır. Fransa'da V. Lackhine tarafından "yılın kitabı" olarak gösterilen Aytmatov'un "Gün Olur Asra Bedel" eserinden yapılan iktibasla "Mankurtizm" "sosyal kimlik değiştirme ve öz köküne yabancılaşma" temalarını karşılayan bir terim olarak sosyal psikoloji literatüründe yerini almıştır.

Çağdaş Sovyet Kazak şairlerinden Muhtar Şahanov "Ye­nilen Galip ya da Cengiz Hanın Halası" konulu Otrar manzumesi’nin doğuşunu anlatırken şunları söylemekte­dir: "Eserimizde kültür tarihimize derin kökler salmanın bizler için pek önemli olduğunu anlatmak istiyordum. Her insanın doğduğu yere sıkı sıkıya bağlı olması gere­kir. Bunsuz büyük çaplı yazar olmaz. Köksüz insanlar ortaya çıkınca "mankurtizm" hali olur."

Nasıl Mankurt Yapılır? 
Eski Türk, Kazak ve Kırgız destanlarından edinilen bilgi ve Orta Asya Mitlerine göre "Mankurt" dönemin Orta Asya halkları arasında çok yaygın bir İşkence ve zihin kontrol yöntemiydi.

Bir İnsanı Nasıl Mankurt Yapılır? 

O kişinin kafası (saçları) iyice kazınır, Kafasına devenin boyun derisi iyice gerdirilirek geçirilir, Kafasında deve derisi bulunan Mankurt adayı sıcak çölde güneş altında birkaç gün bırakılırdı.

Böylece sıcağın etkisiyle deve derisi büzülür ve kafaya iyice yapışır. Deve derisinin artık kafa derisiyle bütünleşmeye başlamasıyla kazınan saçlarda yeniden uzamaya başlar. Fakat deri kafaya o kadar yapışır ki zaten sert olan deve derisi sıcağın etkisiyle iyice sertleşir ve uzayan saçlar deriyi delip uzamasına devam edemez.

Bu nedenle saçlar uzamaya vücudun dışı yönünde değil de kafanın içine doğru uzamaya başlar. Sıcaktan büzüşen deve derisinin kafatasına yaptığı baskı ve kafanın içinde ters yönde uzayan saçların kafatasını delip beyne doğru ilerlemesiyle mankurt büyük acılar çeker. Bu acılara dayanamayan mankurt bir müddet sonra kuklaya döner. Hafızasını yitirir, anne-babasını dahi tanımaz. Aklını çalıştırıp düşünemez hale gelir. Bu nedenle sahibi ne söylerse ona itaat eder.

Günümüzde modern işkence ve zihin kontrol yöntemlerinin kullanılması nedeniyle Mankurt tekniği geçmişte kalmıştır.

(Bun/Ban/Man) kökünden türemiştir. Bun sözcüğü akıl yoksunluğunu ifade eder. Moğolca Munu/Mung (Türkçe Bunu/Bung) fiilleri aklını yitirmeyi, Munah (Türkçe Bunak) sözcükleri yaşlılık nedeniyle aklını yitirmiş olan kişileri anlatır.Eski Altaycada Manu, Tunguz ve Mançu dillerinde Mana sözcüğü akıl yitimini ve kullanılmaz hale gelmeyi belirtir. Sözcük Türkçedeki Mankafa tabiri ile aynı kökten gelir ve benzer manalar içerir.
Paylaş:

Ege Adaları Nedir? Yunanistan İşgali Altındaki Adalar Hangileri?


Yunanistan ile yeni yaşanan Kardak krizi, komşunun işgal ettiği Ege Adalarını yani 18 Türk adasını bir kez daha gündeme getirdi.Peki aslında resmen Türkiye Cumhuriyeti Devletine ait olan ve Yunanistan tarafından işgal edilen Ege adaları hangileri? yazımızın devamında...


18 TÜRK ADASI YUNANİSTAN İŞGALİ  ALTINDA

Eski bakanlardan Prof. Dr. Suat Çağlayan ise Odatv'de yazdığı makalede Yunanistan'ın işgal ettiği ada ve kayalıkları şöyle sıralıyor:

  1. Koyun, 
  2. Hurşit, 
  3. Formoz, 
  4. Eşek, 
  5. Nergizcik, 
  6. Bulamaç, 
  7. Kalolimnoz, 
  8. Keçi, 
  9. Sakarcılar, 
  10. Koçbaba, 
  11. Ardacık, 
  12. Gavdos, 
  13. Dhia, 
  14. Dionisades, 
  15. Gaidhouronisi, 
  16. Koufonisi 
  17. 18. Venedik kayalıkları.
Sözcü gazetesin haberine göre, Yunanistan’ın Ege’de işgal ettiği 18’inci ada adımıza tescilli çıktı!

Yunan bayrağı çekilen Aydın’ın sınırlarındaki Marathi Adası’nın 1933’te CHP tarafından Milletler Cemiyeti’ne Türk adası olarak ve ismen tescil ettirildiği belgelendi.

Ege Denizi'nde Yunanistan tarafından işgal edilen 18'inci ada olan Marathi Adası'nın, 1933'te CHP tarafından Milletler Cemiyeti'ne Türk adası olarak ve ismen tescil ettirildiği ortaya çıktı. Milli Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri emekli Kurmay Albay Ümit Yalım'ın ulaştığı belgede kayıt numaraları ile genel sekreterin imzası da var.




Uluslararası hukuka göre, Türkiye'ye bağlı olan Marathi Adası'nın 2004'ten beri Yunan işgali altında olduğu, adaya Yunan vatandaşlarının yerleştirildiği ve Yunan bayrakları asıldığı belirlenmişti. Adanın işgalini Ege'de Türkiye'ye ait 17 ada ve 1 kayalığın işgal edildiğini de gündeme getiren Ümit Yalım kamuoyuna açıkladı. SÖZCÜ'nün 16 Kasım 2016 günkü manşet haberinin ardından Birleşmiş Milletler Cenevre Ofisi ile temasa geçen Yalım, işgal altındaki 18'inci adanın tescil belgesini istedi. Ofis yetkilileri Marathi Adası'nın tescil belgesini Yalım'a iletti.

İŞGAL EDİLEN ADALAR MİSAK-I MİLLİ SINIRLARI İÇERİSİNDE

Marathi Adası'nın, 30 Ekim 1918 tarihinde işgal altında olmadığını, bu sebeple Misâk-ı Milli sınırları içinde bulunduğuna dikkat çeken Ümit Yalım, şunları kaydetti:

 “4 Ocak 1932'de Türk-İtalyan Sözleşmesi imzalandı. Sözleşmenin onay süreci devam ederken Türkiye, 1932'de Milletler Cemiyeti'ne üye oldu. Türk-İtalyan Sözleşmesi, 14 Ocak 1933'de TBMM tarafından kabul edildi ve 25 Ocak 1933 tarihli Resmi Gazete'de yayımlandı. Resmi Gazete'de yayımlanan Türk-İtalyan Sözleşmesi'nin 1. maddesinde, Marathi Adası'nın Türkiye'nin egemenliği altında olduğu belirtilmiştir. Sözleşme, 24 Mayıs 1933'te Milletler Cemiyeti Sekreterliği'ne tescil ettirilmiştir. Bu belge arşivlerde…”

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu'nun Ege'deki 18 adanın Yunanistan tarafından işgal edildiği eleştirilerine verdiği “Adaların hukuki ve fiili durumunda hiçbir değişiklik olmamıştır” yanıtına Milli Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri Ümit Yalım sert tepki gösterdi.

Yalım, hükümetin “adacık ve kayalık” diyerek bu konuyu geçiştirmeye çalıştığını kaydetti.Yalım şunları söyledi: “Adacık ve kayalık diyorlar. Adacık değil ada. Uluslararası dokümanlarda da ada olarak kabul ediliyor. Amerikan ve İngiliz haritalarında da açıkça ada olarak geçiyor. Lozan Antlaşması'nın 15 maddesinde yer alan ‘adacık' ifadesine bağlayarak, verilen 18 adayı bu adacıkların arasına sokmaya çalışıyorlar. Hükümet 2004 yılında AB'den müzakere tarihi alabilmek için bu adaları alenen Yunanistan'a verdi. Şimdi de AB olmasa da olur diyorlar. İşlenen günah çok büyük.''
Başak KAYA/ANKARA

Kaynakça:
http://www.sozcu.com.tr/2016/gundem/yunanistanin-egede-isgal-ettigi-18inci-ada-adimiza-tescilli-cikti-1546450/
Paylaş:

24 Ocak 2018 Çarşamba

Vlog Nedir? ve Nasıl Çekilir? (Video Blog Hakkında Bilgi)


YouTube'da video kanalı açmak ve her telden videolar yayınlamak oldukça yaygın bir durum oldu.Bu youtube videolarının bazılarında şöyle bir ibare var; ''Vlog'', mutlaka görmüşsünüzdür.Video olayına ilgili olanlarımız bunun ne olduğunu, ne anlama geldiğini biliyordur ama bazılarımızda bilmiyor ve ''bu Vlog ne ya? Vlog nedir?'' gibi merak içeren düşüncelere kapılıyor...

Tabi bir de bu vlog nasıl çekilir? sorusu olduğunu da unutmamak gerek.Sonuç olarak video blog veya vlog hakkında kısaca bir bilgilendirmeden sonra vlog denen şey nasıl çekilir ve neler gereklidir konularına da değindikten sonra sizlere en güzelinden çekilmiş hazır ne nazır :)) bir vlog örneğini de paylaşacağım.

Ben yabancı kelimelere karşıyım esasen ama malumunuz günümüz dünyasında maalesef pek çok alanda olduğu gibi teknolojide ve internet aleminde de İngilizce kelimeler hakim.

Vlog Nedir?

Vlog, basitçe söylemek gerekirse video ve blog kelimelerinin birleşmesiyle meydana gelen yeni ve kısaltılmış bir kelimeden ibarettir. Video'nun ne anlama geldiği malum; kamera ile kayıt edilen video  , blog da günlük, kayıt veya seyir defteri anlamına denk gelecek kelimeleri ifade etmektedir. Bu iki kelimenin bir araya gelişinden de anlaşılacağı üzere Vlog, yaşadıklarınızı, deneyimlerinizi, hissettiklerinizi, eylemlerinizi, tecrübe ettiklerinizi ve yaptıklarınızı sistemli olarak çektiğiniz ve paylaştığınız videolar anlamına gelmektedir. Vlogger olabilmeniz için çektiğiniz Vlogları sistemli bir şekilde paylaşmanız gerekmektedir. Çünkü vlog kelimesinin kazandırmış olduğu anlam sistemliliği ve düzenliliği ifade etmektedir. Vlog çekip düzenli bir şekilde paylaştığınız takdirde vlogger oldunuz demektir.

Özetleyecek olursak;

Video blog (Vlog), belli bir periyot dahilinde yine çoğu kez belli bir konuya bağlı olarak video kaydı yöntemi ile günlük tutulmasıdır. Genelde rastlanan kullanıcının webcam karşısına geçmesi ve belli bir konuda her gün bir video kaydı oluşturmasıdır.

Peki Vlog Nasıl Çekilir? 

Vlog çekmek ve youtuber olmak son zamanların merak uyandıran ve pek çok sosyal medya kullanıcısının büyük bir iştahla yapmak istediği iş veya hobi olarak dikkat çekmektedir. Vlog çekerek youtuber olmak için doğal olarak bir kameraya ihtiyaç vardır. Tabi cep telefonlarının kameralarının da ileri seviyelere ulaştığını düşünürsek iyi bir cep telefonu kamerası da Vlog çekiminde işinizi görecektir. İstediğiniz her konuda Vlog çekebilirsiniz ama ünlü, potansiyel ünlü ya da popüler bir insan değilseniz Vlog çekmenizin de pek anlamı olmayacaktır ama kendiniz için de çekmeniz de hiç bir sakıncası yok, sonuçta zevk ve merak meselesi...

Ama siz siz olun vlog konusu belirlerken özellikle eğlenceli, farklı, merak uyandırıcı özgün konuları seçin.

Vlog Çekmek İçin Neler Gereklidir? 

Vlog çekmek için ilk etapta vlog çekme programı türleri size yardımcı olacaktır. Vlog çekebileceğiniz iyi bir kameraya sahip cep telefonu ve bu telefon içerisinde kullanabileceğiniz birkaç program işinizi fazlasıyla görecektir. Bu programlar arasında Hyperlapse, SlowMoCam, ReverseCam, Horizon ve Movie Maker gibi programlar yer almaktadır. SlowMoCam yavaş çekim yapmak için, Hyperlapse hızlı çekim için, ReverseCam çektiğiniz görüntüleri tersten göstermeye, Horizon görüntüyü sabit tutmaya ve titreşimi engellemeye, Movie Maker ve iMovie ise görüntülerinizi düzenlemeye yaramaktadır.

Ve geldik çekilmiş güzel bir Vlog örneğine;

Aşağıda gerçek adı Ceylin Akçalı, YouTube kanal adı CeylinA olan sempatik ve entelektüel yönleri ile dikkatleri çeken güzel YoTuber 'ın rastgele seçtiğim bir Vlog çalışmasını görmektesiniz.




Paylaş:

22 Ocak 2018 Pazartesi

Kızıl Elma (Ülküsü) Nedir? Kızıl Elma Neresidir?



Kızıl Elma, Türk mitolojisinde Türkler ve de özellikle Oğuz Türkleri için üzerinde düşünüldükçe uzaklaşan ancak uzaklaştığı oranda cazibesi artan ülküler veya düşleri simgeleyen bir ifadedir. Türk milliyetçiliğinin önemli sembollerinden birisi olan Kızıl Elma imgesi, Türk devletleri için bir hedefi ve amacı simgeler.



Kızıl Elma, Türkler özellikle Oğuz Türkleri için Kızılelma, üzerinde düşünüldükçe uzaklaşan ancak uzaklaştığı oranda cazibesi artan idealler veya hayallerdir. Kelimenin tam olarak ne zaman, nerede ve nasıl geçtiği bilinmemekle tarihi akış içerisinde birlikte hep batı yönünde ilerlemenin bir sembolü olmuştur. İstanbul'un Fethi'nden sonra, Kızılelma'nın, Roma'da bulunan Saint-Pierre Kilisesinin mihrabındaki altın top olduğunu ileri sürülmektedir.

Kızıl Elma Ülküsü Nedir?

Kızılelma, Türkler tarafından değişik şekillerde tasvir edilmiş olup bazen bir belde bazan bir taht yada parıldayan ve dünya hakimiyetini temsil eden bir som altından yapılma kızıl renkli bir küre olmuştur. Bu altın top bazen zaferin işareti, bazen hakimiyetin sembolü, bazen de fethedilmek üzere hedef seçilen yerin sembolü olarak ifade olunmuştur. Çok eski bir Türk inanç ve töresi olan Kızılelma, Türkistan'dan Hazar Denizi'nin doğusundan gelen Oğuzların, Hazar kağanının ipek çadırının üzerinde hakimiyetin ifadesi olarak bulunan altın top (Kızılelma'yı) ele geçirmeyi ülkü edinmişler.

Türkler, inandıkları Tek Tanrı'nın dünya hakimiyetini kendilerine ihsan ettiğine iman etmişlerdi.

















Bu Bilge Kağan'ın ;
''Tanrı irade ettiği için tahta oturdum; dört yandaki milletleri nizama soktum.''

Yine,
''Türk Tanrısı, milleti yok olmasın diye babam İlteriş Kağan'ı ve anam İl Bilge Hatun'u gökten tutup yükseltmiştir.'' sözlerinden anlaşılmaktadır.


Oğuz Kağan'ın Tanrı tarafından ilahi kudretle techiz edilmesinin yanında yardımcısı ve rehberi de gökten indirilmiş Gök-Börü'nün de (Bozkurt) aynı kaynaktan beslendiğine inanılmaktadır. Oğuz'un seferleri sırasında ona kılavuzluk yapar. Oğuz Kağan Destanı'nda geçen şu mısralar bunu en güzel şekilde izah etmektedir:

Ben sizlere oldum kağan
Alalım yay ile kalkan
Nişan olsun bize buyan
Bozkurt olsun bize uran



Kızılelma, çoğu kez Türk birliği idealinin ismi olmuştur. Bugün de Türk milletinin birleşme ideali, Turan Devleti fikri olarak yaşamaktadır.

Bu gün için Kızıl Elma sözünün anlam değiştirmeye başladığı görülmektedir. Türkçülere göre Kızıl Elma;literatüre girmiş yabancı kaynaklı bütün doktrinlerden farklı olarak, İnsanın, Dünya imkanlarını adilce paylaşacağı, açlığın, sefaletin, savaşın ve gözyaşının olmadığı bir yönetim düzenini ifade etmektedir.

Kızıl Elma Doktrini'nin temel ideolojileri, hedef stratejisi bakımından üç ana başlık altında incelenmektedir.

1-Türkiye'deki Türk Varlığı,
2-Dünya'daki Türk Varlığı,
3-Kızıl Elma.

Türkçülük, hedef stratejisinin birinci aşamasıdır. Atatürk ilkeleri çerçevesinde belirlenmiş şu temel politikalar üzerine oturur:

A-Türk Kimliği (soy bilinci)
B-Tarih Bilinci,
C-Türk Kültür Bilinci (Türk Dili, yazılı-sözlü kültür mirası)
D-Tam bağımsız Türk Devleti.

Kızıl Elma Ülküsü'nün birinci aşamasını teşkil eden Türkçü İdeoloji ilk olarak Atatürk tarafından hayata geçirilmiştir. Bu yüzden Türkçüler Atatürk'e "Başbuğ" demektedir.

Türkçü Doktrin:


1-Emperyalizmin boyunduruğundan kurtulmuş, Türklerin yönettiği, güçlü, kuvvetli bir Türk Devleti ister.
2-Bu güçlü devlet önce Anadolu Türklüğü'ne, insanca yaşayacakları bir Ülke yaratır. Eşsiz coğrafyasının verdiği avantajlarla, cennet vatanın bütün olanaklarını, Ulusun gönencini, erkinliğini, egemenliğini sağlamak üzere "seferber" eder.
3-Atatürk bu hedefe varılması için gereken tüm politikaları üretmiştir.
4-Türkçü Devlet, diğer Türk devletleri ile kültürel, ekonomik, siyasi ilişkilerini ana hedefe yönlenecek şekilde planlar.Genç Türk Devletlerinin kalkınması, güçlü birer devlet olarak Dünya Devletleri arasına katılması için %100 Türk sermayesi, %100 Türk teknolojisi ilkesi ile hareket eder. 5-Yaşadıkları coğrafyalarda söz sahibi, tutarlı, her yönden çağdaş medeniyeti yakalamış Türk Devletleri, Kızıl Elma'nın ikinci safhasına hazır duruma gelmişlerdir.

Coğrafya bütünlüğü sağlandığında, Turan ilan edilecektir. 350 milyon Türkün ve bir o kadar da başka uluslardan insanların yaşadığı, üzerinde güneşin batmadığı bir ülke, Turan Ülkesi yaratılmış olacaktır.

Kızıl Elma Ülküsü'nün son amacı ise;
Türkler tarafından bütün halkların adilce ve kardeşçe yönetildiği bir dünya düzeni yaratmaktır.


Kaynakça:
wikipedia
Paylaş:

21 Ocak 2018 Pazar

Gök Tengri Nedir? - Tengricilik Hakkında Bilgi


Gök Tengri ve Gök Tanrı İnancı konusuna başlamadan önce Tengri nedir? bu konuda bir açıklama ile başlayalım;

Tengri: (Gök Tanrısı). Bu cümlenin en eski kanıtları eski Çin edebiyatında Hsiung-nu (M.Ö. 1766-400) halkını anlatan yazılarda bulunmuştur. Çinlerin tcheng-li şeklinde verdikleri bu cümle hiç şüphesiz, iki heceli Tengri cümlesinin Çinceleştirilmesidir. Daha geç yazılmış kaynaklarda Çinler Tengri olarak teng-ning-li (ya da teng-yi-li) şeklinde üç heceli bir cümle veriyorlar. Ortaya -in’in eklenmesi Çin tercümelerinde normaldir ve üç heceli cümle Türk dillerinde kanıtlanmışsa da en eski kaynaklarda bulunmaz.

Türk dillerindeki kullanımları aşağıdaki gibidir;

  • Yakutça: Tangara,
  • Kuman: Tengre,
  • Karaim: Tangrı,
  • Çuvaş Türkçesi: Tura,
  • Hakas dilinde: Tigir,
  • Tuva dilinde: Deyri,
  • Kırgız-Kazak Türkçesinde: Tengri,
  • Tatar dilinde: Tängre,
  • Karaçay-Malkar Türkçesinde: Teyri,
  • Azerbaycan Türkçesinde: Tarı/Tanrı,
  • Türkiye Türkçesinde: Tanrı.
    • Yukarı git Tengri
    • Yukarı git (Eski Türklerin Mitolojisi [Die alttürkische Mythologie], Jean-Paul Roux, sayfa 255)


    Bu konu hakkında farklı fikirler var: Şimdiye kadar karşılaştırılmak amacıyla ortaya konulmuş Sümerce Dingir (Sümerlerin en yüksek Tanrısı) ve Çince T'ien (Gök)'den daha çok memnun bırakan (Eski) Türkçe Teng- (dönmek) olmuştur. 

    Tengricilik ya da Göktanrı dini tüm Türk ve Moğol halklarının, şimdiki inanç sistemlerine katılmadan önceki inancıdır. Tengri’ye ibadet etmenin yanında Animizm, Şamanizm, Totemizm ve atalara ibadet etmek bu inancın ana hatlarını oluşturur. Tengri, bugünkü Türkçe’deki Tanrı kelimesinin eski söyleniş şeklidir.

    Bu inanca göre Gök’ün yüce ruhu Tengri’ydi. İnsanlar kendilerini gök baba Tengri, toprak ana Ötüken ve insanları koruyan atalarının ruhları arasında güven içinde hissedip, onlara ve diğer doğa ruhlarına dua ederlerdi. Büyük dağların, ağaçların ve bazı göllerin güçlü ruhları barındırdıklarına inanarak dualarını bu cisimlere yöneltirlerdi. Göğün ve yeraltının 7 katı olduğuna, her katta çeşitli tanrıların, tanrıçaların ve ruhların var olduğuna inanılırdı. İnsanlar doğaya, tanrılara, ruhlara ve diğer insanlara saygılı davranıp belli kurallara uyarak dünyalarını dengede tutmaları ile kişisel güçlerinin doruğuna varıp dışarıya yansıdığına inanırlardı. Eğer bu denge, kötü ruhların saldırısı veya bir felaketten dolayı bozulursa, bir şamanın yardımı ya da Tengri’ye verilen bir adak ile tekrar düzene sokulması gerektiğine inanılırdı.

    Bu inancın kalıntılarını bugün Moğollarda (Lamaizmle birleşmiş şekilde), ve bazı hâlâ doğa’ya bağlı göçebe yaşam tarzı sürdüren Türk Halkları’nda, örneğin Altay-Türkleri ve Yakutlarda bulmak mümkündür. Ama Tengriciliği çoktan bırakmış halklarda da bu inancın birçok parçası, İslam, Hıristiyanlık, Budizm, Musevilik veya Taoizm ile birlikte, batıl inanç ya da geleneksel kültür olarak hâlâ sürmektedir. Örnek olarak, Türkiye Türkçesindeki “Utançtan yedi kat yerin dibine girdim” deyimi gösterilebilir.


    Eski Türk İnancının Adı Şamanizm Değil, Tengricilik veya Gök Tengi ( Gök-Tanrı)

    Eski Türklerin ve Moğolların, bugün Tengricilik adıyla bilinen geleneksel inancı, kısa zaman öncesine kadar Türk şamanizmi diye adlandırılıyordu. Ama Şamanizm terimi artık sadece Sibirya’daki inanç sistemi için değil, bütün dünyadaki ilkel inançlar için kullanıldığından, son 10-15 yıldan beri Türklerin ve Moğolların geleneksel inancı için batılı bilimciler arasında Tengrizm ismi giderek yaygınlaşmaktadır.

    Julie Stewart “Moğol Şamanizmi” adlı makalesinde şunları belirtiyor:

    Batılı bilim adamları bu inanç için gitgide daha sık Tengrizm adını kullanıyor. Bu isim bu inanç için çok daha isabetli, çünkü bu inanç tamamen Tengri’nin etrafına inşa edilmiştir ve insanların günlük ibadetleri için bir Şaman (Kam)’a ihtiyaçları yoktur.

    Tengricilik Tarihi Hakında Bilgi

    Tengri-Kültü’nün en eski kanıtları 3000 yıllık Çin kaynaklarında Hiung-nu (Doğu Hunlar) ve Tue’kue halklarını anlatan yazılarda bulunmuştur Hiung-nu’lar hükümdarlarının kanlarının Tengri tarafından tanrısallaştırılmış olduğuna inanırlardı. Destanlarında, Tengri’nin yolladığı bir dişi ya da erkek kurdun tanrısal kanının çiftleşme yoluyla hükümdarlarının sülalesine karışmış olduğuna inandıkları çeşitli yollarla belirtilmektedir. En eskisi ve en yaygın olanı kutsal dişi kurt Asena hakkındaki efsanenin farklı sürümleridir. Birçok eski Türk topluluğunda, Göktürkler’de ve Orta Çağ’a kadar var olmuş Türk devletlerinde, kendi köklerinin kutsal Asena sülalesine dayandığını vurgulayan ve bu yüzden halkı tarafından yaşayan bir yarı tanrı olarak görülmüş olan Türk hükümdarlarına rastlayabiliriz. Bu hükümdarlar, Tengri’yi yeryüzünde temsil eden Tengri’nin oğulları olarak kabul edilmiştir. Tengri’nin bu hükümdarlara verdiği kudretli hükümdar ruhu olan kut’u elde etmiş olduklarına inanılarak adlarına Tengrikut ya da kutluğ gibi ilaveler yapılmıştır.

    Göktürkler ve Tengricilik

    Göktürkler, Türk toplulukları arasında inançları, kültürleri ve politikaları hakkında kıymetli bilgiler içeren yazılı kanıtlar bırakan ilk ulus olmuştur. Orhun Yazıtları’nda Bilge Kağan eski Türk inancını sadece bir söz ile açıklamaktadır:
    üzä kök tänri asra yağız yer kılıntıkda, ekin ara kişi oğlı kılınmış.“
    (Üstte mavi Gök, aşağıda yağız yer meydana geldiğinde, ikisinin arasında insan oğlu kılınmış.)

    Göktürk hükümdarlarının unvanları daima Tengri ile olan bağlantılarına değinir; mesela “kök tengri yaratmış” ya da “tänri täg tänri yaratmış türk bilge kağan
    Göktürk İmparatorluğu’nda Tengricilik tek tanrıcı bir din olarak görünmektedir ve muhakkak birçok başka inançları da barındırmış olan bu kültürde en büyük rolü oynamış ve hatta bu dönemde en parlak zamanlarından birini yaşamıştır. Göktürk hükümdarları halkları tarafından, yaşayan bir tanrı oğlu olarak kabul edilmiştir. Dört ‘il’e ayrılmış olan devletin bu illerinin yönetimi dört il han’ca temsil edilmiş ve bu ilhanlar da halkları tarafından tanrısal muamele görmüşlerdir. Ölen bir Han ya da Kağan’ın ölümden sonra da tanrısal varlığını sürdürdüğüne inanılmış ve halkına destek olmaya devam etmesi için her sene ölüm gününde onun için bir kurban kesilmiştir.
    Ancak bunların yanında Göktürklere Doğu Hunlardan miras kalmış olan Çin etkileri de bulmak mümkündür: Doğu Hun İmparatorluğu’nun dağılmasından sonra son hükümdarların oğullarının birbirlerine düşman olmaları sağlanmış, güneyde kalan kısmı Han Çinleri ile birlik olmuş ve onların kültüründen etkilenmiştir. Bu dönemde ve sonraki yüzyıllarda, Tabgaçlar gibi birçok Türk topluluğunun Çinlerin arasında erimiş olduğu tahmin edilir. Bilge Kağan, atalarının yaptığı bu hataları yazılarında ayrıntılı olarak ele almış ve halkını Çinlilerden gelen tehlikeye karşı uyarmıştır. Bu yüzden Göktürklerde halkın bütünlüğünü korumak için etkili şekilde vurgulanan bir Türk milliyetçiliğine ve Tengriciliğe büyük önem verilmiştir. Göktürk yazıtlarında bulunan diğer bir cümle, Tengricilikteki mahşer günü hakkında bir fikir verir:
    Üstte gök basamasa, altta yer delinmese, Türk milleti, senin ilini, senin töreni kim bozabilir?

    Böylece Göktürklerde dünyanın sonunun ‘gök’ün yıkılması ve yerin çökmesi ile gerçekleşeceğine inanıldığı söylenebilir.
    Kalıntılardan birinde, Budizm’in Türklerin arasında yayılmaması için uyarıcı bir metin bulunmaktadır. Metinde Büyük Kağan’ın kardeşi, Budizmin, Türkleri umursamaz, tembel ve edilgin yaptığını ve bunun önlenmesi gerektiğini kaydetmektedir.
    Tengriciliğin diğer inançlara karşı anlayışının ve hoşgörüsünün kanıtlarını bulmak mümkündür. Örneğin, Karadeniz’in kuzeyinde yapılan kazılarda, Tengrici oldukları bilinen Ön Bulgarlar’ın kalıntıları arasında, Musevi, Hristiyan ve Budistlerin de olduğuna dair kanıtlar bulunmuştur.

    Moğollar ve Tengricilik


    Moğolların ve birçok Türk boyunun önderi olan Cengiz Han’ın da diğer inançlara karşı düşmanca bir tutumu yoktu. Savaş olmayan zamanlarda, hatta bazen savaşlardan sonra, Budist manastırlarında dinlenir, meditasyon ve oruç ile “ruhunu arıtırdı”. Tengrist halkları birleştirip insanlık tarihinin en büyük devletini kurmuş olan hükümdar, konuşmalarına daima, Sonsuz “Kök Tengri’nin” (mavi Gök’ün) dileğiyle.. sözü ile başlardı. Cengiz Han’ın döneminde Tengricilik, Hunlardan ve Göktürklerden sonra, tekrar ve son kez, büyük bir ün kazanmıştı.
    Kubilay Kağan, Çin’i fethettikten sonra oradaki yaygın dinlerle de ilgilenmeye başlamıştır. Örneğin; Tengricilik ile zaten akrabalığı olan Çinlilere ait “tek bir gök felsefesi” Tien Min’i taklit etmiştir. Ama özellikle Budist Uygur-Türk rahiplerinin bilgilerine ve eğitimlerine hayran kalmış ve onlardan bir heyeti, Buda’nın felsefesini Moğolların arasında da yaymak ve yeni bir Buda tapınağı kurmak görevi ile Karakurum’a göndermiştir. Bu rahipler sadece bugüne kadar Moğolistan’da var olan Lamaizmi değil, Uygurların kendi dillerine göre şekillendirdikleri sanskrit alfabesini de Moğolistan’a taşımışlardır.
    Ama Budizm’e rağmen, Tengricilik Moğolistan’daki ağırlığını sürdürmüş, Budizm, Tengriciliğin içine ilave edilmiştir. Bugünkü Moğolların Budizmi, küçük bir Buda heykelini, boylarının Ongun’u ve ulu ataları Cengiz Han’ın resmi ile birlikte çadırın kutsal sayılan kuzey köşesine yerleştirmekten ibarettir.

    Avrupa ve Tengricilik

    Tengricilik, Hunlar, Avarlar, Ön Bulgarlar, (Türk Bulgarlar), Kumanlar ve antik çağın bazı diğer savaşçı Türk ve Moğol toplulukları ve daha sonra da Cengiz Han’ın Altın Ordusu tarafından Avrupa’ya da taşınmıştır.
    Bu inanç göçebe yaşamına o kadar bağlıdır ki, Tengrici kavimlerin yerleşik bir yaşama geçişleri daima göçebe hayatı ile birlikte Tengriciliği de bırakmalarını ve diğer inançları kabul etmelerini beraberinde getirmiştir. Göçebeliği bırakmayan kavimler, Tengriciliği de bırakmamışlardır. Doğu ve Orta Avrupa’da, Orta Çağ’ın sonlarına kadar, Tengri’ye dua eden bazı ufak göçebe kavimlere rastlamak mümkün olmuştur.
    Avrupa’ya göç etmiş olan göçebe Tengrici kavimler, yerli olmaları ile birlikte zamanla eski inançlarını unutmuş ve yerli Slav, Germen ve Roman halklarıyla karışmışlardır.

    Gökyüzünün Kutsallığı
    Güneş, ay, ateş ve su, Tengri’nin kudretinin sembolleridir. İnsanların Gök’e dua ederek elde ettiklerine inandıkları “Buyan” adlı enerji, güneşin göğün neresinde durduğuna bağlı olarak değişir. En fazla buyanın yeni ay ve dolunayda elde edilebildiğine inanılır. Senenin en uzun gününün yaşandığı ve gündüz ile gecenin eşit olduğu günler, en önemli bayramlardır.
    Yılbaşı, 21 Aralık’tan sonra gelen ilk yeni ayda, “Kızıl Güneş Bayramı” 21 Haziran’dan sonra gelen ilk dolunayda kutlanır.
    Venüs gezegeninin Türkler’deki adı “Erklik,” Moğollar’daki adı “Tsolman“dır. “Ateşli ok” denilen yıldız kaymalarını ve yeryüzüne düşen meteorları Erklik Han’ın gönderdiğine inanılır (Erlik Han ile karıştırılmamalı). Büyük ayı yıldızlarına Moğollar’da Doolon Obdog “Yedi Yaş Damlalı Adam” derler. Gök’ün Ülker yıldızlarına bağlı olduğuna, ve Ülker’in etrafında döndüğüne inanılır.
    Beyaz Ay bayramında 14 adet tütsü yakılır. Bunların ilk yedisi “Yedi Yaş Damlalı Adam” ve diğer yedisi Ülker içindir.

    Adak (Kurban) Geleneği veya Örfü

    Tengricilikte iki türlü adak vardır; kanlı ve kansız adaklar.

    Kanlı adaklar
    En çok makbule geçtiğine inanılan adak hayvanları beyaz atlardır. Atların dışında koyun, keçi ve sığır da kurban edilir.
    Kansız adaklar
    Kansız adak olarak özel seçilmiş çeşitli gıda malzemeleri, içki, tütün, silah, ev eşyaları ve at yarışları ile güreş gibi farklı şeyler kullanılır. Örneğin gök gürüldediğinde bir tas kımız, yoğurt ya da ayran ile üç kez çadırın etrafında dolanılır. Yıldırımın düştüğü noktada gençler Tengrinin hoşnutluğunu tekrar kazanmak için güreşler ederler. Ama her gün yapılan, en sık rastlanan adak, bir tas kımızdan Gök’ün dört yönüne doğru biraz sıçratarak o içkiyi böylece Tengriye, Ötükene, atalara adayıp gerisini bir dikişte içmektir. Bu gelenek günümüze kadar tüm Sibirya’da ve özellikle Moğolistan’da yaygındır. Bazen votka ile de yapılmaktadır.

    Tengricilik’te Din Adamları: Kam ve Bakşi

    Tengricilik’te Kam (Şaman) kutsal birisi değildir. Sadece ruhlar ile iletişim kurabildiği için toplum ona saygı gösterir. Bu yüzden diğer dinlerden tanılan din adamları ile karşılaştırılması doğru olmaz. Kam’ın en önemli görevleri bozulan dengeyi tekrar yerine getirmek ve hastaları iyileştirmektir. İnsanlar günlük ibadetleri için bir kam’a ihtiyaçları yoktur.
    Bazı kamlar daha güçlü ruhlar ile iletişim kurabilir ve diğer kamlardan daha güçlü olur. Ak- ve Kara kamlar vardır. Bunların görevleri ve hünerleri farklıdır. Ak kamlar gök’e bağlı ruhlar ile iletişim kurar, kara kamlar ise yere ve yeraltı alemine bağlı ruhlar ile. Kamların giysilerine Manyak denir. Kam’ın manyağına asılı birsürü kendisine güç veren, ya da kendisini kötü ruhlara karşı koruyan eşyalar vardır.
    Daha önce belirlediğimiz gibi hayvan türlerinin yitirilmesi kaygısı, yani doğaya saygı, çevreyi koruma, ihtiyaçtan fazlasını tüketmeme veya şaman dininde hâkim-sahipleri incitmeme endişesi, oldukça iyi bilinen birçok töre ve geleneğin kaynağını oluşturur Cengiz Han döneminde yasak altında yasalaştırılmışlardır.

    Kamların doğaya verdikleri önem

    ''Her şeyin ateşle arındırıldığına inanıyorlar. Dolayısıyla elçilerin veya prenslerin veya diğer herhangi bir yabancı kişinin gelmesi halinde, bu kişilerin ve getirdikleri hediyelerin tehlikeli olması, büyü yapmaları, zehir getirmeleri veya herhangi bir kötülük yapmaları olasılığına karşı arınmalarını sağlamak için ateş arasından geçmeleri gerekmektedir.”

    Kamların uygulamaları

    Çin kaynaklarından anlaşıldığına göre eski Orta Asya Şamanizminin temelleri Göktanrı, Güneş, Yer, Su, Atalar ve Ocak (ateş) kültleridir. Bu bağlamda Asya halklarının inandığı Şamanlığın temelinde insan ve doğanın birlik ile beraberliği ve uyumu düşüncesi yer alır.

    Tek-Tanrı Kuramı

    Eski Türk inancının tektanrıcı mı yoksa çoktanrıcı mı olduğu hakkında farklı fikirler vardır. Bu noktada en mühim tartışma konusu Tengri kelimesinin hangi zamanda Gök, ve hangi zamanda Tanrı anlamında kullanılmış olduğudur. Her iki anlamı da her kaynakta mantıklı bir söylem oluşturur. Bu sorunun cevabını bulmak emin olabilmek için çok mühimdir.

    Viyana Üniversitesi’nin bir makalesinde, eski Türk inancı hakkında iki genel fikir olduğu şöyle açıklanmaktadır:[20]

    1) Türklerde Şamanizm de Totemizm de yoktu. Türk dini tektanrıcı bir dindi: Bu fikir özellikle Türk bilimcileri tarafından temsil edilmektedir.

    2) Türklerde hem Şamanizm hem Totemizm vardı: Eski dikilitaş yazılarında Şamanların sözü edilmese de daha geç yüzyıllarda var olduğu kanıtlanmıştır ve birçok kuzey Türk dillerinde kam kelimesi hâlâ bulunmaktadır. Türklerin Şamanist olduğu, örneğin bazı antik Çin yazıları ile de kanıtlanabilmektedir. Türklerdeki Totemizm hakkında pek fazla bilgi olmasa da, bazı kanıtlar buna işaret etmektedir. Scharlipp’e göre en mühim kanıt Türklerin türeyiş efsanesidir. Bu efsanede Türklerin kurtlardan türedikleri anlatılır. Ayrıca Türk orduları kurt kafası resmi olan bayraklarla savaşa gitmiş ve hatta ordunun yüksek düzeydeki önderlerine doğrudan Böri (Kurt) adını vermişlerdir.

    Günümüzde Tengricilik

    Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, bu rejimden kurtulmuş olan Türk halkları tekrar kendi köklerini ve milli kişiliklerini aramaya başlamışlardır. Bu gelişme 1990’lı yıllarda ilk başta Tataristan’da, sonradan Rusya’da ve Kırgızistan’da belli olmuştur. Tataristan’da bu hareketin ismi ilk başlarda “Bizneng yul” (Bizim yol) iken sonradan “Tengirçilik” (Tengricilik) daha sık duyulur olmuştur. Zamanla Tengricilik halkın arasında yaygın olan bir heves olmaktan çıkmış, devlet tarafından desteklenmeye ve enstitüleri kurulmaya başlanmıştır. Böylece 1997 yılında Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’te Tengrici bir topluluk kurulmuştur ve en son verilere göre 500.000 resmî üyeye sahiptir. Tengriciliğin Kırgızistan’da bulunan başka önemli bir kuruluşu da “Tengir Ordo” (Tengri’nin Ordusu)’dur. Bu kuruluş Kırgızistan’ın parlamentosunda milletvekili olan Dastan Sarygulov tarafından kurulmuş ve yine kendisi tarafından yönetilmektedir. Ayrıca Tengricilik araştırma merkezidir. Bu kuruluş İstanbul Üniversitesi’nin Türk Dünyası Araştırma Merkezi ile bir işbirliği yapmaktadır. Tengir Ordo’nun çalışmalarına zamanla diğer Türk halklarının da ilgisi artmış ve Orta Asya’da çok kez basına yansımıştır.

    Kazakistan’ın Başbakanı Nursultan Nazarbayev ve Kırgızistan’ın Başbakanı Askar Akayev yaptıkları konuşmalarında Tengriciliğin Türk halklarının ortak millî ve geleneksel inancı olduğunu vurgulamaktadırlar.

    Bu gelişmelerin yanında Orta Asya ülkelerinin bayraklarında ve armalarında Tengricilikle alakası olan simgelerin geriye döndüğü dikkati çekmektedir. Özellikle Gök’ün mavi rengi ve kurt sembolleri günümüzün Türk Cumhuriyetleri’nin bayraklarında yer almaktadırlar.

    Yakutlar, tekrar doğmuş olan yeni Tengriciliklerine “Ayy” adını verirler.

    Tengricilik İnancının Esasları:

    * Çok tanrılı gibi gözükmesine rağmen aslında tek tanrılı bir dindir. Bu inanca göre Tengri tektir, en üstündür ve her şeyin yaratıcısıdır.   
    * Tengriciler, kendi dinlerinin, kitaplı dinlerden önce var olduğuna inanırlar.
    * Umay, Ülgen, Erlik Han gibi tanrı ve tanrıçalar, Gök-Tengri’nin özel melekleri olarak da kabul edilebilir.
    * Tengriciler, doğaya çok önem verirler. Doğada bir dengenin olduğuna, bu dengenin değiştirilmesi durumunda insanların ve diğer canlıların zarar göreceklerine inanılır.
    * Tengriciler, hayvanların ve bitkilerin de ruhları olduğuna inanırlar.
    * Tengriciler, doğadaki diğer maddelerin de ruhları olduğuna inanırlar.
    * Bazı dağlara, ormanlara ve ırmaklara kutsal değerler yüklerler.
    * Tengriciler, bazı gezegenleri, uyduları, yıldızları, yıldız kümelerini ve diğer astronomik cisimleri kutsal sayarlar.
    * Tengricilik’de erkeğin toplumdaki statüsü kadınınkinden üstün değildir.

    Kaynakça: 
    Türklerin ve Moğolların Eski Dini / Jean-Paul Roux,Altay Türklerinde Ölüm / Jean-Paul Roux, ISBN 9759970910 Tengrianism: Religion of Türks and Mongols (Tengrianizm: Türklerin ve Moğolların Dini) / Rafael Bezertinov (Kitaptan bölümler (İngilizce))Türklerde Maddi Kültürün Oluşumu / Emel ESİN, ISBN 9759970295Türk Mitolojisi, Yazar:Murat Uraz, ISBN 9759792359www.yenidenergenekon.com

    Paylaş: