Nelerdir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nelerdir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ocak 2018 Çarşamba

Şap Hastalığı Nedir? Belirtileri Nelerdir?


Şap hastalığı, Türkiye'de tedavisi üzerine özel olarak çalışılan ve canlı hayvan, hayvansal ürün ticaretini olumsuz etkileyen bulaşıcı etkinliğe sahiptir. Genellikle hayvan pazarlarında bulaşıcı bir hal aldığı düşünülen Şap Hastalığı, yaygın olarak direk bulaşma ile yayılmaktadır. Peki, çoğunlukla kontrol altına alınsa da zaman zaman ülkemizde gündeme gelen Şap Hastalığı nedir ve nasıl bulaşır? İşte, hastalık hakkında önemli bazı detaylar...

Şap hastalığı, ülkeler arası canlı hayvan ve hayvansal ürün ticaretini olumsuz yönde etkileyen, büyük ekonomik kayıplara neden olan, çift tırnaklı hayvanların akut ve çok bulaşıcı viral bir hastalığıdır.

Direk temas, enfekte ve duyarlı hayvanlar arasında en yaygın bulaşma formudur. Şap hastalığı mihraklarının yaklaşık %95' inde bulaşma direk temasla olur. Birbirlerine çok yakın mesafede bulunan hayvanlar arasında oluşan aerosol bulaşma direk temasın en önemli yoludur. Şap virusu hayvanların soludukları havada enfeksiyondan beş gün sonrasına kadar bulunabilmektedir. Solunan havada domuzların, sığır ve koyunlara oranla daha fazla virus çıkardıkları tespit edilmiştir. Sığırlar geniş solunum hacimleri ile hava yolu ile enfeksiyona en duyarlı olan hayvanlardır.

Şap hastalığının en önemli epidemiyolojik özelliklerinden birisi de virusun hava yolu ile çok uzak mesafelere taşınması nedeniyle hastalığın yayılmasıdır. İnsan ve hastalığın konakçısı olmayan hayvanlar (kuşlar, fareler, vs.), kontamine materyaller (yem, ot, su, vs.), nakil araçları, et, et ürünleri, süt, süt ürünleri, suni tohumlama ve embriyo transferi enfeksiyon kaynağı olabilir.

Hasar görmüş boynuzlaşmış epitel dokusuna direk virus girişi dışında, farengeal bölge enfeksiyonun primer bölgesidir. Viremiden veya klinik belirtilerin görülmesinden 1-3 gün önce bu bölgede virus tespit edilebilir. Virus farenksteki primer replikasyonu takiben lenfatik sisteme geçerek, kan yoluyla doku ve organları enfekte eder. Viremi dönemi yaklaşık 4-5 gün sürer. Klinik belirtilerin görülmesinden önce virus sekret ve ekskretlerde vardır. Hedef dokulara (ağız, deri ve dilin boynuzsu epiteli) taşınan virus burada depolanır ve ikinci replikasyona başlar.

Enfeksiyonun ağır seyrettiği durumlarda, veziküller genişler ve yara şeklini alır. Veziküllerin içi açık renkte seröz sıvı ile doludur. Veziküller genellikle kabuklaşır ve bu kabuklar yaklaşık 24 saat sonra düşer. Kabukların ayrılmasından sonra kırmızı renkte ülserler açığa çıkar. Birkaç gün sonra lezyonlar üzerinde nekrotik epitel parçaları meydana gelir. Özellikle ağız bölgesinde ve dil üzerinde hastalığa özgü granülasyon dokusu oluşur.


Bazı şap virusu suşları, genç hayvanlarda kalbe büyük zarar vererek akut miyokarditise yol açar ve beyaz-gri nokta veya şeritler kalbe kaplan postu görünümü verir. Hiperakut vakalarda kalpte makroskobik lezyonlar görülmeyebilir ve sıklıkla epitel dokusunda veziküler lezyonlara rastlanmaz. Bununla birlikte genellikle kalpten ve kandan virus izole edilebilir.

Hastalığın ilk devresinde viremiden dolayı hayvanlarda ateş görülür. Bu dönemde ateş 40- 410C ye çıkar. Ancak bu devre kısa sürer ve ateşsiz dönem başlar. Daha sonra ağızda veziküllerden dolayı iştahsızlık ve depresyon görülür. Şap virusunun en çok yayıldığı dokular özellikle ağız, ayak ve meme epitelidir. Genç hayvanlarda ilk belirti yüksek ateştir. Bunu ağız mukozasında, ayaklarda tırnak arası ve korona bölgesinde, memelerde veziküllerin oluşumu takip eder. Sığırlarda ağız lezyonları koyun, keçi ve domuzlardan daha şiddetlidir. Veziküllerden dolayı ağızdan bol miktarda ip gibi uzayan salya akmaya başlar. Ağızda bol salya mevcut olup, mukoza kırmızı ve sıcaktır. Dil ve dudakların iç yüzeyinde, yanak, dişetleri ve damakta veziküllerin oluştuğu görülür. Koyunlarda klinik belirtiler hafif seyreder Virus miktarına bağlı olarak hastalığın inkubasyon süresi 2-14 gün arasında değişmektedir. Koyunlarda belirtiler sığırlardakine benzermektedir; fakat daha hafif seyreder ve bazen varlığı bile anlaşılamaz. Ağızdaki lezyonlar küçük ve çabuk kaybolan niteliktedir. Çoğu zaman ayaklar daha duyarlıdır, topallık klinik belirtilerin başında gelir.


Kaynakça:
http://www.hurriyet.com.tr/sap-hastaligi-nedir-40725686
Paylaş:

21 Ocak 2018 Pazar

Altay Tankı Nedir? Özellikleri Nelerdir? (Altay Tankı Hakkında Bilgi)


Türkiye'nin milli tankı Altay AMT, Türk Silahlı Kuvvetleri'ne büyük bir kara üstünlüğü sağlayacak.2019 sonu 2020 başında seri üretimine başlanacağı söylenen ilk milli tank Altay'ın tek rakibi dünya lideri ve dünyanın en iyi tankı olarak kabul edilen Almanlar'ın Leopard 2 model tankı gösteriliyor.


Panzerleriyle ünlü Alman tankına yeni bir rakip geldi. Türkiye'nin milli tankı olma özelliğini taşıyan Altay, daha seri üretime bile geçmeden çok büyük talep görüyor.Altay tankı, Alman rakibi Leopard'dan çok da farklı değil. Otoriteler maliyet açısından bakıldığında Altay tankının Alman rakibine göre daha avantajlı olduğununu belirtiyor.

Altay Tankının Üstün Özellikleri;

Atay'ın motoru yerli olacak. 3 kilometre atış menzili bulunan Altay tankı, türdeşlerinin çok önünde özelliklere sahip. İçinde 4 personel bulunan tankın elektronik sistemleri ASELSAN tarafından üretiliyor.

Otokar, ALTAY tankını meskun mahallerde çatışmaya uygun hale getirmek için çeşitli geliştirmeler yaptı. Bu kapsamda tankın dar alan hareket kabiliyeti iyileştirildi, görüş açısı artırıldı. Ayrıca araca reaktif zırh ve dozer bıçağı ilave edildi.Halen seri üretim için SSM'nin değerlendirmesinin devam ettiği milli ana muharebe tankı ALTAY'ın, meskun mahal çatışmaları için donatılmış bir versiyonu da Otokar standında yer aldı. Otokar, yeni tip 30 mm uzaktan komutalı kule sistemi MIZRAK-30 da ilk kez gösterildi.

Dozer bıçaklı, reaktif zırhlı ALTAY-AHT

ALTAY tankı üzerinde, son dönemde sıklıkla yaşanan meskun mahallerde çatışma ortamındaki tehditlere göre geliştirmeler yapıldı. Otokar, asimetrik harp şartlarının dikkate alındığı tasarımında, burulabilen süspansiyon geliştirildi. Böylece aracın dar alanlarda hareket kabiliyeti arttı.


Ayrıca ALTAY için, tanksavar silahlara karşı reaktif zırh ve çubuk zırh sistemi oluşturuldu. Daha iyi görüş için YAMGÖZ sistemi geliştirildi. Uzaktan komutalı silah sisteminin konumu da görüş için iyileştirildi. El yapımı patlayıcılara karşı jammer eklenen ALTAY, bir atış aldığında bunun yerini tespit edecek donanımla güçlendirildi. Lazer güdümlü tanksavara, lazer işaretçilere karşı lazer uyarı sistemi de eklendi.


ALTAY AHT, akıllı sis sistemi, silahları tehdit yönüne otomatik döndüren sistemeleri de kullanabilir hale getirildi. Yine meskun mahal çatışmalarının gerekli kıldığı dozer bıçağı da ALTAY AHT'ye eklendi.


Öte yandan, ALTAY Ana Muharebe Tankı (AMT) de IDEF'te yeni kamuflaj boyasıyla boy gösterdi.
Otokar, geliştirdiği uzaktan komutalı silah sistemi olan MIZRAK'ın yeni versiyonu MIZRAK-S'i de ARMA 8x8 platformu üzerinde ilk kez IDEF'te sergilenmişti.


Paylaş:

19 Ocak 2018 Cuma

Kışın Kolay Kilo Vermenin (Zayıflamanın) Yolları Nelerdir?


Kışın Kolay Kilo Vermenin (Zayıflamanın) Yolları Nelerdir? hakkında bilgiler yazımızın devamında anlatılmaktadır...

Beslenme ve Diyet Uzmanı Ceren Döğerli Kantar, kış aylarında daha rahat kilo vermek isteyen kişilerin güçlü bir bünyeye sahip olmaları gerektiğini hatırlatarak A,C, E ve D vitaminleri bakımından zengin olan gıdaların tüketilmesi gerektiğini söyledi.

Havaların soğumasıyla vücut direncinin düştüğünü ve bu sebeple de bağışıklık sisteminin yavaşladığını dile getiren Kantar, A, C, E ve D Selenyum, Çinko, Magnezyum gibi bazı vitamin ve minerallerin kişiler için önem taşıdığını belirtti.

Kış aylarında kişilerde D vitamininin azaldığından bahseden Kantar, haftanın iki üç günü mutlaka et ve et ürünlerinin tüketilerek D vitamini eksikliğine maruz kalınmaması gerektiğini kaydetti.

'Kaliteli protein kaynakları vücut direncinin artmasına yardımcı olacaktır' diyen Kantar, " Yumurta sarısı, et, kuru baklagil yada balık gibi gıdaların düzenli olarak tüketilmesi gerek. Aynı zamanda bu besinlerinin emiliminin gerçekleşebilmesi için C vitamini değeri yüksek olan sebze ve meyvelere de önem verilmesinde fayda vardır.

Mevsim itibari ile bulunan sebze ve meyveler C vitamininden zengin oluyor. Portakal turunçgiller özellikle bu dönemde kivinin daha çok tercih edilmesi gerekiyor. Günlük bir tane kivi tüketimi gereken C vitamini ihtiyacını karşılıyor. Bu dönemde zayıflamak isteyen kişilerin güçlü bünyeye sahip olmaları kilo vermelerini kolaylaştıracaktır" dedi.

Kronik rahatsızlığı bulunan kişilerin özellikle kalp, damar hastalıkları yâda tansiyon problemi olan kişilerde sıvı tüketiminin önem taşıdığını aktaran Kantar, proteinli besinlerin sodyum oranı yüksek olduğu için sınırlı tüketmek gerektiğini bunun yanında tansiyon hastası olan kişilerin ise her bitki çayını tercih etmemeleri gerektiğini hatırlattı.

Down sendromlu çocukların kış aylarındaki beslenme konusunun önemli olduğuna değinen Kantar, " Kış aylarında Down sendromu olan çocuklarımızın beslenme konusu oldukça önemli.


Özellikle bağırsaklarımız çünkü bağırsaklar ikinci beynimizdir. Sağlam bir bağırsak yapısına sahip olan kişilerde beden ve ruh sağlığının uyumu daha verimli olabilmektedir. Bu kişilerde biz çoğunlukla prebiyotik desteğin alınması istiyoruz.

Bunu besinlerden nasıl karşılayacağız dersek mesela, kemik suyu olabilir. Kemik suyu çorbaları olabilir.Yada ev yapımı kefirler veya prebiyotik yoğurtlar tercih edebiliriz. Avokado, Hindistan cevizi yağı, tatlı patates ve bal kabağı gibi posa değeri yüksek besinler olduğu için bağırsak sağlığını daha da kuvvetlendirecek.

Aynı zamanda glütenin sindirimi zor olduğu için biz bu gibi kişilerde glütensiz beslenmenin daha yararlı olduğunu düşünmekteyiz. Ekmek yada tahıl ürünleri tercih ederken glütensiz olanlarını tercih etmeleri yâda kendilerinin hazırlamaları daha sağlıklı olacaktır. Çünkü bağırsak sendromu ile karşılaştığımızda tabii kişilerin huzursuzluk davranışları da huzursuz olacağı için buda yaşam kalitelerini olumsuz etkileyecektir" dedi. (İHA)

Kaynakça:
http://www.mynet.com

Paylaş:

Vücut Direncini (Bağışıklık Sistemini) Güçlendirmenin Doğal Yolları Nelerdir?


Özellikler kış aylarında grip, nezle, soğuk algınlığı gibi enfeksiyon hastalıklarına yakalanmamak için ne yapılabilir? vücut direncini arttırmak ve bağışıklık sistemini güçlendirmenin yolları nelerdir? gibi sorular bu gibi durumlarda aklımıza gelir.Vücut direncini arttıran doğal besinler nelerdir? bir bakalım...

Vücut Direncini (Bağışıklık Sistemini) Güçlendirmenin Doğal Yolları;

1) Bağışıklık sistemimizin en önemli bölümü bağırsaklarımızda yer alır. Bağırsaklarımızda yaklaşık 100 trilyonu aşkın bakteri bulunur. İyi bakteri sayısı ne kadar fazla olursa bağışıklık sistemimiz de o kadar güçlü olur. Bağırsağımızda iyi bakteri sayısının arttırmanın en iyi yolu da doğal probiyotikler içeren yiyecekleri (ev yapımı turşu, şalgam suyu, yoğurt, kefir, peynir..) sofrada daha çok bulundurmaktan geçiyor.

2) Bağırsaklarımızda ki iyi bakterileri korumanın en iyi yollarından biri de gereksiz antibiyotik kullanmamak. Her enfeksiyondan sonra bilinçsizce kullanılan antibiyotikler hem bağırsaktaki iyi bakterileri de yok ediyor hem de diğer bakterilere karşı direnç oluşmasına neden olarak daha sonraki enfeksiyonlarda daha zor iyileşmeyi de beraberinde getiriyor.

3) Stres, kötü beslenme ve kabızlık da bağırsak florasını negatif etkiliyor ve kötü bakterilerin çoğalmasına neden olarak bağışıklık sistemimizi zayıflatıyor.

4) Bağışıklık dediğimizde hepimizin aklına C vitamini geliyor. C vitaminin den zengin beslenmek de gerçekten önemli. Kivi, turunçgiller, yeşil yapraklı sebzeleri de her gün yemeye özen göstermek gerekiyor.

5) A vitamini ve D Vitaminin de bağışıklık üzerine çok etkisi var. Her gün saat 11-15 arasında yarım saat kadar kolları ve bacakları güneşlendirmek eskilerin deyimi ile ‘güneş banyosu yapmak’ bununla birlikte havuç, ıspanak, kara lahana, yumurta ve balık çeşitlerine de sofralarda yer açmak gerekiyor. 



6) Demir eksikliği de bağışıklık sisteminin zayıflamasına neden oluyor. Özellikle 14-45 yaş arası bayanlarda ve büyüme gelişme çağındaki çocuklarda çok sık görülüyor. Vücut demir depoları azalınca hücrelere yeteri kadar kan gidemiyor. Hücre oksijenlenmesi azalıyor. Bu durumda salgın hastalıklara yakalanma riski artıyor. O nedenle demirden yana zengin yiyecekler olan kırmızı et, yumurta, karaciğer, kurubaklagiller, pekmezi de günlük beslenmede tüketmek gerekiyor.


7) Bir çok bilimsel araştırmada Beta-glukan içeren yulaf kepeğinin de bağışıklık sistemini güçlendirdiği gösterildi. Çorbalarınıza veya yoğurdunuza ekleyeceğiniz günlük ortalama 2-3 yemek kaşığı yulaf kepeğinin hem bağırsak çalışmasında hem daha tok hissetmekte hem de bağışıklık sistemini güçlendirmekte faydasını görürsünüz.

8) Omega-3 oranı yüksek besinler olan balık, ceviz, semiz otu gibi yiyeceklerde hücre kanlanmasını arttırarak bununla birlikte damar kireçlenmesini önleyerek vücuda çok fayda sağlıyor. Koruyucu kalkan oluşturuyor.


9) Iyi bir dolaşım beraberinde iyi bir boşaltım ve iyi bir metabolizma için yaz-kış demiyoruz günde 10 bardak su içmeyi tavsiye ediyoruz. Özellikle kış aylarında susama hissi azaldığı için günlük su tüketimi yetersiz kalıyor. Bu durumda vücudun günlük metabolizması sırasında oluşan atık maddeler vücuttan gerektiği hızda atılamadığı için toksin birikimine zemin hazırlıyor ve hastalıklara yakalanma riski artıyor.

10) En önemli bağışıklık sistemi koruyucusu harekettir, egzersizdir. ‘İşleyen demir pas tutmaz ‘ atasözümüzde olduğu gibi ne kadar çok hareket edersek vücudumuza o kadar büyük iyilik etmiş oluruz. Kan dolaşımını ve metabolizma hızını arttırarak bağışıklık sistemimizi kuvvetlendiririz. Son günlerde yayımlanan bir araştırmada da günlük ortalama 10 bin adım atan insanların ortalama 7 yıl kadar daha uzun süre yaşayacağı öngörülüyor.
Paylaş:

7 Ocak 2018 Pazar

Hatmi Çiçeği Nedir? Faydaları Nelerdir? Hakkında Bilgi



Hatmi Çiçeği Nedir?

Bilimsel adı Althaea officinalis olan hatmi çiçeği, soğuk aylarda vücudumuzun büyük dostlarındandır. Bazı yörelerimizde Hire, Devegülü, Silindir Çiçeği, Gülhatmi olarak da bilinmektedir. Temmuz – Ağustos aylarında çiçekleri açan bitki, 50-150 cm'ye kadar boylanabilmektedir. Sulak yerleri seven bitkinin, gövdesi dik ve tüylü olup Akdeniz Bölgesinde yetişmektedir. Bitkinin şifalı kısımları kök, yaprak ve çiçekleridir. Bünyesinde nişasta, sakaroz, galaktoz, pektin, yağ, tanen ve asparagin taşır. Bilinen herhangi bir yan etkisi bulunmamaktadır.

Hatmi Çiçeği'nin Faydaları;

  • Özellikle soğuk algınlığında ve gripte etkilidir. 
  • Cildi nemlendirir. 
  • Vücuda rahatlık verir. 
  • Göğsü yumuşatır. 
  • Öksürüğe iyi gelir. 
  • Kaynatılmış suyu güneş yanıklarına iyi gelir. 
  • Bu su saçlar için de kullanıldığında canlandırır. 

  • İdrarı artırır. İdrar yolları iltihabına iyi gelir. 
  • Kökler ve yapraklarından kaynatılarak elde edilen suyu baş ağrısı ve adetin sökülmesine yardımcı olur. Bu su aynı zamanda meniyi artırır, mide ve bağırsak iltihaplarına iyi gelir. 
  • Prostat ve sinüzit iltihabına iyi gelir. Zona ( sinir ucu iltihabı ) için kullanılır. 
  • Boğaz iltihabına karşı iyi gelir. 
  • Kaynatılmış hatmi çiçeği suyu ile gargara yapılabilir. 
  • Dişlere iyi gelir. Hatmi çiçeği kurutularak sigara gibi içilebilir, balgam söktürür.

Paylaş:

6 Ocak 2018 Cumartesi

Metabolizma Nedir? Metabolizma Hızı Nedir? Metabolizma Hızını Etkileyen Faktörler Nelerdir?



Metabolizma Nedir?

Metabolizma (yapım yıkım), canlıda yaşamın sürdürülmesi sırasında gerçekleşen tüm kimyasal tepkimelerdir. Her organizma, büyüme, gelişme, ısı, hareket, üreme gibi yaşamsal etkinlikleri sürdürebilmek için dış çevreden bazı maddeler ve enerji almak zorundadır.

Metabolizma Hızı Nedir?

Metabolizma hızı, bir insanın herhangi bir fiziksel aktivite yapmadan gün içinde harcadığı enerji miktarıdır. Yani hareket halinde olmadığımız durumlarda organlarımızın çalışması ve sindirim gibi işlevler için harcanan enerjiyle bağlantılıdır. Bazal metabolizma hızı adı verilen bu oranın bilinmesi kalori ihtiyacının belirlenmesi ve kilo kontrolünün sağlanması açısından çok önemlidir.

Bazal metabolizma hızı hesaplama formülü
Kadınlar=655+(9.6 x Kilogram olarak ağırlık)+(1.7 x santimetre olarak boy) - (4.7 x yaş)
Erkekler=66+(13.7 x Kilogram olarak ağırlık)+( 5 x santimetre olarak boy) - (6.8 x yaş)

Eğer metabolizmamız hızlı çalışıyor ise yediklerimiz kolayca enerjiye dönüşür ve hızlı bir şekilde yakılır. Tam tersine metabolizmamız yavaş çalışırsa aldığımız besinlerin enerjiye dönüşümü zorlaşır ve yakamadığımız kaloriler kiloya dönüşür.

Ayrıca, hareketsizlikten oluşan kas kaybı metabolizma hızının yavaşlamasına, düzenli egzersiz yaparak kas gücüne sahip olmak ise metabolizmanın hızlanmasına yol açar. Bu nedenle metabolizma hızımızı ölçtürüp, bu oranı dikkate alarak bir yaşam düzeni oluşturursak, kilomuzu da rahatlıkla kontrol altına alabiliriz.

Metabolizma Hızı Neden Yavaşlar?
Diyetisyen Şefika Aydın metabolizma hızının kişiden kişiye değiştiğini ve birçok faktöre bağlı olduğunu belirtiyor. Aydın, bu faktörlerin yaş, cinsiyet, hormonal durumlar, menopoz, kişinin egzersiz seviyesi ve kalıtımsal özellikler olduğunu söylüyor. Bunların yanı sıra genetik etkilerin, metabolik hastalıkların, yağ ve kas düzeylerinin, ateşli hastalıkların, hamileliğin ve uzun süreli diyetlerin de bazal metabolizma hızını etkilediğini söylüyor.

Yaşımız ilerledikçe vücudumuz daha fazla kilo ve yağ edinir, daha çok kas kaybederiz. Bu nedenle metabolizma hızımız da yaşımız arttıkça azalmaya başlar. Doktor Haluk Saçaklı “27 yaşından itibaren her 5 senede bir metabolizmamız %3 yavaşlar. 47 yaş ve sonrası ise %12 yavaşlama söz konusu olur” diyor. Bunun da ayda 1 kilo yağlanma anlamına geldiğini belirtiyor. Saçaklı, 30 yaşından itibaren her yıl 250 gram kas yitirirken, 750 gram yağlandığımızı söylüyor.

Metabolizma hızında cinsiyetin etkisine gelince, erkeklerin kas oranı kadınlara göre daha yüksek olduğundan, metabolizmaları da daha hızlı çalışır. Kadınların metabolizması hızı erkeklere oranla daha yavaştır.


Metabolizma hızını yavaşlatan önemli bir faktör sık ve bilinçsiz yapılan diyetler. Hızlı kilo alıp vermeler metabolizma hızımızı olumsuz yönde etkiler. Uzmanlar, sürekli ağır diyetler yapılmasının metabolizma hızını yüzde 30 oranında azalttığını belirtiyorlar.

Metabolizmanın Yavaşlaması Nelere Yol Açar?
Metabolizmanın yavaşlaması ve vücudun yağlanmasıyla birlikte sağlığımızı tehdit eden birçok hastalık ortaya çıkar. Doktor Haluk Saçaklı, “Kandaki yağların artması ve damar çeperlerinin yağla tıkanması kardiovasküler olumsuzluklara neden olur. Bu da kalp krizi riskinin artması demektir “ diyor. Saçaklı, metabolizmanın yavaşlamasının aynı zamanda diyabet hastalığının çok daha çabuk ortaya çıkmasına neden olacağını belirtiyor.

Metabolik sendrom: Tansiyon, kolesterol ve şeker sorunları

Metabolik sendrom adı verilen hastalık ise modern çağ hastalığı olarak biliniyor. Yaşam koşullarının değişmesi nedeniyle 50-100 yıl önce rastlanmayan metabolik sendrom ortaya çıkıyor. Daha çok masa başında oturan, düzensiz beslenen ve stres altında çalışan insanlarda görülen metabolik sendromun belirtileri ise bel çevresinde genişleme, tansiyon, kolesterol ve kan şekeri seviyelerinde yükseklik. Bu belirtiler fark edildiğinde önlem almak için hemen harekete geçilmeli. Çünkü metabolik sendrom şeker hastalığı, kalp krizi, hipertansiyon, kanserde artış, kan yağlarında birikme, obezite, koroner damar hastalıkları gibi birçok rahatsızlığa neden olabiliyor.

Metabolizmamızı Nasıl Hızlandırabiliriz?

“İnsan kendine baktığı sürece kas erimesini ve metabolizma yavaşlamasını engelleyebilir” diyor Dr. Haluk Saçaklı. Saçaklı ayrıca bir insanın 25-30 yaşında kas gücü neyse, düzenli egzersizler yaparak 55-60 yaşında da aynı kas gücüne sahip olabileceğini belirtiyor. Dolayısıyla düzenli spor yapmak metabolizma hızını artırıyor.

Uzmanlara göre, sağlıklı beslenerek, planlı ve uzman kontrolünde diyet yaparak, fiziksel aktiviteyi artırarak ve yeteri kadar su tüketerek metabolizma hızımızı artırabiliriz. Bu sayede hem ileriki yaşlara sağlıklı girmek hem de kilo kontrolü de sağlamak mümkün oluyor.


Metabolizmayı Hızlandırmak İçin Neler Yapmalı:

  • Günde 6 öğün beslenmeye çalışın. Tüm diyetisyenlerin 6 öğünün önermelerinin sebebi metabolizma hızının yavaşlamasını engellemektir. Almamız gereken enerjiyi 6 öğüne bölerek hem daha az acıkmış, hem de sık ve az yemek yiyerek vücudu sürekli çalıştırmış oluruz. Böylece, metabolizma hızı yavaşlamaz. Diğer yandan uzun süre aç kalmak metabolizma hızını düşürür. Bu nedenle, ara öğünlerde meyve, ayran ve diyet bisküvi ürünleri tüketilmesi büyük önem taşır.
  • Bol su için. Böylece dolaşım, sindirim, solunum sistemleriniz dengeli çalışacak, metabolizma hızlanacaktır.
  • Düzenli egzersiz ve dengeli beslenmeyi bir yaşam biçimine dönüştürün.
  • Bol yeşil çay için. Yeşil çay kalp basıncını artırmadan metabolizmanın hızlanmasını sağlar.
  • Güne mutlaka kahvaltı yaparak başlayın. Kahvaltı öğününü atlamak metabolizmanın daha geç ve daha yavaş çalışmasına neden oluyor.
  • Hareketli olun. Hareket etmek için gün her türlü fırsatı değerlendirin. Hareketsizlik, metabolizma hızımızı düşürür. Bu nedenle günde 30 dakika yürüyüş yapın.
  • Diyet yapıyorsanız mutlaka bilinçli ve düzenli bir şekilde yapın. Hızlı kilo alıp vermelerden kesinlikle uzak durun.
  • Protein ağırlıklı beslenmeye özen gösterin. Özellikle süt ürünlerini mutlaka diyetinizde bulundurun. Bu metabolizma hızınızı %10 oranında artıracaktır. 
Paylaş:

Yer Elması Nedir? Yer Elmasının Faydaları ve Zararları Nelerdir?



Yer Elması Nedir?

Yer Elması, papatyagiller ailesinden bir bitki olan yer elmasının kanser, kalp ve kemik hastalıklarının oluşma aşamasını yavaşlattığı ve oluşma aşamasından önce kullanıldığında da oluşma riskini azalttığı görülmüştür. Çok köklü bir sebze olan yer elması bazı ülkelerde Tupinamba olarak da bilinmektedir. Tupinamba Hindistan halkına verilen bir isimdir. Aslında Kuzey Amerika kökenli bir bitki olmasına rağmen, neden bazı dillerde bu şekilde isimlendirildiği sırrını korumaktadır.

Yer elmasının faydaları herkes tarafından bilinmez. Patates gibi toprak altında büyüyen yer elmasının sağlık açısından birçok faydası bulunmaktadır. Sade olarak tüketilebilen yer elması zeytinyağlı yemeklerde, et yemeklerinde birçok salata da tüketilebilir. Ancak yer elmasının nasıl yendiği konusunda insanların kafasında birçok soru işareti bulunmakta. Yer elması nasıl yenir yer elmasının faydaları nelerdir gibi soruların cevaplarını sizler için araştırdık.

Yer elmasının faydalarını, yer elması nasıl yenir gibi soruların cevaplarını sizler için araştırıp bir araya getirdik. Yer elması toprak altında yetişen, tat olarak turpa benzeyen bir yiyecektir. İçerisinde nişasta ve zararlı maddeler bulundurmayan bu yiyeceğin sağlık açısından hiçbir zararı yoktur. Hatta içerisinde nişasta bulundurmadığı için şeker hastaları tarafından bile tüketilebilir. Yer elması sağlığımıza olan faydalarının yanı sıra zayıflamak için de oldukça yarar sağlayabilir. İçerisinde nişasta ve kalori bulundurmamasından dolayı kilo vermede oldukça etkili olabilir.Zayıflamak isteyenler ve yer elması zayıflatır mı diye soranlar gönül rahatlığıyla yer elması tüketebilirler.

Yer Elması Nerede Yetişir?

Yer elmasının anayurdu Amerika kıtasıdır. 17.yy da avrupaya getirilmiş olan yer elmasının bir çok faydası bulunmaktadır. Ülkemizde bolca yetiştirilen yer elması çok yıllıklı otsu bir bitki olarak bilinmektedir.

Yer Elmasının Faydaları Nelerdir?

Kan şekerini dengeler; Yer elması kan şekerinin dengelenmesine yardımcı olur. İçerisinde nişasta da bulundurmadığı için şeker hastaları tarafından tüketildiğinde fayda sağlayabilir.


Metabolizmayı hızlandırır; İçerisinde yer alan İnülin maddesi sayesinde sindirim sistemini hızlandırmaya yardımcı olur. Bu inülin maddesi suda çözülebilen bir madde olduğundan ve içerisinde yer alan zengin lif içeriği sayesinde kabızlık sorununu da engellemeye yardımcı olmaktadır.

Kanser kemik erimesi şeker hastalığı riskini azaltır; Yer elmasının sağlığınıza olan faydaları yine inülin maddesi sayesinde gerçekleşiyor. İnülin maddesi kanser, şeker hastalığı ve kemik erimesini rahatsızlığının önlenmesine yardımcı oluyor.

İdrar söktürücüdür; Yer elması doğal bir idrar söktürücüdür. İdrar yaparken problem yaşıyorsanız yer elmasını düzenli olarak tüketerek bu sorunun önüne geçebilirsiniz.

Anne sütünü arttırır; Yer elması içerisinde yüksek miktarda C ve A vitamini barındırır. Aynı zamanda içerisinde bolca mineral barındırmasından dolayı anne sütünü arttırıcı etkisi bulunmaktadır.

Demir kaynağıdır; Yer elmasında bulunan demir miktarını 3 ons (yaklaşık 87 gram) kırmızı et yiyerek elde edebilirsiniz.

Saç sağlığı için oldukça faydalıdır; İçerisinde demir mineralleri ve vitamin bakımından zengin olan yer elması saç sağlığı açısından bulunmaz bir nimettir. Saçlarınız sağlıksız görünmeye başladıysa beslenmenize yer elması ekleyebilirsiniz.

Kışın bol bol tüketilmeli; Yer elması özellikle kış günlerinde bolca tüketilmelidir. Hem bağışıklığı güçlendirici etkisi hem de kanseri önleyici etkisi dolayısıyla uzmanlar tarafından sıkça tüketilmesi tavsiye edilir.

Yer Elması Nasıl Yenir?

Yer elması nasıl yenir sorusunun cevabı çoğu insan tarafından merak edilmektedir. Yer elmasının nasıl tüketilmesi gerektiği konusunda kafanızda soru işaretleri varsa tam olarak doğru yerdesiniz. Uzmanlar yer elmasının genellikle çiğ olarak tüketilmesini tavsiye ediyorlar. Çiğ olarak yer elmasının lezzetini arttırabileceğiniz tek yöntem onu salatalara eklemek olacaktır. Yer elmasını aynı zamanda yemeklere de ekleyebilirsiniz, bu durum vitaminlerin tamamen kaybolacağı anlamına gelmez. Yer elmasının vitaminleri ve minerallerinin azalmasına neden olabilir.

Yer Elmasının Zararları Var mıdır?

Yer elmasının bilinen herhangi bir zararı yoktur.Tabi her şeyin fazlasının zarar olduğu gibi yer almasınında gerektiğinden fazla tüketilmemesi gerekir.
Paylaş:

Kehribar (Anber) Nedir? Kehribarın Faydaları ve Özellikleri Nelerdir? Hakkında Bilgi



Değerli bir taş olarak bilinen kehribar bir ağacın fosilleşmiş reçinesi 'dir.Yurt dışında amber olarak bilinir. Çok değişik renklerde olabilen ancak genelde turuncu tonlarında ve son derece doğal ve şeffaf görünüşüyle büyüleyici güzelliktedir. Genelde takı sektöründe ve süs eşyası yapımında kullanılan kehribar, geçmişte şifa amaçlı da kullanılmıştır.

Sıklıkla süs eşyası yapımında kullanılan kehribar, çok açık sarı tonlarından kızıl tonlarına kadar birçok renkte bulunan, yarı saydam formda olan ve kırılgan yapıdaki bir fosildir. Baltık Deniz’inden çıkartılan kehribar, uzun yıllardır özellikle kadınların süs eşyalarının yapımında kullanılmaktadır.

O kadar parlak ve güzel renklidir ki diğer saydam taşlarla karşılaştırmasını yapmak mümkün değildir. Kehribara yapışmış fosil böcekler, diğer taşlarda görülmeyen özelliklerden biridir. Avrupa’daki kehribar yatakları en çok Romanya, İsveç, Ukrayna, İngiltere ve Hollanda’dadır. Bunlar kehribarın ikinci vatanlarıdır.

Aslında İskandinav ülkeleri ve Polonya’nın Baltık Deniz’i en önemli kehribar yataklarındandır. Bu bölgelerde eski zamanlarda büyük ormanların var olduğu düşünülmektedir. Kıtalar arası coğrafi olaylar neticesinde de ormanlar su altında kalmıştır. Süs eşyalarında kullanılan taşın içinde böcek, çiçek ve yaprak kalıntıları hiçbir bozulmaya yer vermeden mumyalanmıştır.

Kehribar Nedir?

Amber bitkilerinin içinde kalarak fosil hale gelmiş, Sciaridae familyasına ait bir sinek türüdür. Sciaridae bitkisi, çamgiller familyasına ait bir çam çeşididir. Kehribar, ağacın fosil hale gelmiş reçinesi olarak da tanımlanabilir. Birçok toplumda taş olarak bilinen kehribar aslında Pinus Succinefra ağaçlarının fosil haline gelmiş reçinesidir.

Kehribarın Faydaları Nelerdir?

Eski zamanlarda tıp alanında sıklıkla kullanılmıştır ama günümüzde bu nedenle kullanılmaz. Geçmiş tarihlerde saf hale getirilmiş amber yağı isterisi ve boğmaca için kullanılmıştır. Eski zamanlarda güzel koku elde etmek için de kullanıldığı bilinmektedir. Anadolu’da da yaygın olarak bilinen kehribar, mürekkep imalatında da kullanılmıştır.

Antik Roma döneminde çeşitli hastalıkların özellikle de akıl hastalıklarının tedavisinde koruyucu olarak kullanılmıştır. Kehribar tozu ile bal karıştırıp tüketmek, boğaz, göz ve kulak hastalıklarına iyi gelir. Su ile içilen kehribar ise mide hastalıklarının iyileşmesinde etkilidir düşüncesi hâkimdir. Kehribarın dumanının ruhu güçlendirdiğine de inanılırdı. Çin’de haşhaştan elde edilmiş şuruplar sakinleştirici ve ağrı kesici etkisi ile kullanılmıştır.


Orta Çağ döneminde sarılık hastalığının iyileşmesinde kehribar taneleri etkiliydi. Doğumu kolaylaştırdığı, yılan ısırmalarına faydalı olduğu, diş ağrılarında etkili olduğu ve romatizma ağrılarına iyi geldiği düşünülmekteydi. Bazı topraklarda böbrek taşı rahatlıkları için kehribar reçeteleri yazılmıştır. Litvanya’da ölen kişilerin arkasından kehribar tütsü olarak yakılırdı ve bunun şeytani ruhları arındırdığına inanılırdı.

Yeni dünyaya gelen bebeklerde de tütsü işlemi uygulanır ve bunun hızla büyüyüp gelişmeye etki edeceğine inanılırdı. Yeni evlilerin mutlu yaşamasında, savaşa gidenlerin zaferle dönmesinde etili olduğu düşünülerek uygulanırdı. 1.Dünya Savaşı’na gelene kadar birçok hastalığın tedavisinde kullanılan kehribar, sonraları, votka ile karıştırıldığında erkeklerde cinsel gücü artırdığı iddialarıyla kullanılmıştır. 2.Dünya Savaşı’na kadar özellikle Almanya’da kehribardan üretilen tesbihler, bebeklerin üzerine konulmuş ve diş çıkarma döneminin acısız olması hedeflenmiştir. Günümüzde özellikle Litvanya’da birçok kadın parlatılmamış ve doğal haliyle kehribardan üretilmiş kolyeler takarak guatrdan korunmak istemektedir. Ayrıca günümüzde yine takı yapımında ve tesbih yapımında kullanılır.

Kehribarın Özellikleri Nelerdir?

Kehribarlarda özellikler, kehribarın yaşına, gömülme şartlarında, reçine salgısı yapan ağacın türüne göre değişiklik gösterebilmektedir. Kehribarlar, şekilsizdirler, saydamdırlar ama yarım saydam olarak da görülebilirler. Kehribar, mineral içermediğinden herhangi bir kimyasal formülü bulunmamaktadır.

Ancak %10 tuz bulunan su içinde yüzebilecek kadar hafif yapıdadır. Turuncu, kırmızı, sarı, konyak rengi, bal rengi, kahverengi, altın rengi, kemik rengi hatta siyah tonlarda görülebileceği gibi renksiz ve mavi tonlarında da olabilir. Kehribarların renk seçenekleri 256 çeşitli bir renk katalogu şeklinde hazırlanmıştır.

Kehribar ısıtılması durumunda hafif bir koku yayar. 150 dereceye kadar sıcağa maruz kalırsa yumuşamaya başlar ve 375 derecede parlak bir alevle, çam reçinesi kokusu yayar. Tarihte kehribarın çeşitli malzemelerle sürtüştüğünde kıvılcım çıkarttığı görülmüştür.

Paylaş:

4 Ocak 2018 Perşembe

İcat Nedir? Önemli İcatlar Nelerdir?


İcat Nedir?

İcat, daha önce bulunmayan bir nesnenin geliştirilmesidir. İcatlar ya bir sorundan ya meraktan yada bir düşünce ürünü olarak ortaya çıkarlar. Ortaya çıkışında genelde geçmiş yaşantılar, hayal gücü , merak ve çalışma azmidir. Üretilen fikirler neticesinde verilen emekler ve denemeler sonucu kendini gerçekleştirir. İhtiyaca verdiği cevaba ve ihtiyaç çeşidine göre değer kazanır. Günümüzde insanlar yaşantısını etkileyen en önemli etkenlerden biriside içimizde yaşamış insanlardan bazılarını farklı düşünerek hayata farklı bir açıdan bakmalarıdır. Şüphesiz ki bu insanlar sayesinde günümüzde daha rahat şartlarda yaşıyoruz.

Önemli İcatlar Nelerdir? 

TELGRAF : William Cooke ve Charles Wheatstone adlı iki İngiliz1837 yılında , teller üzerinden elektrik akımı göndererek mesaj iletmeyi başardılar. Böylece ilk elektrikli telgraf makinesı ortaya çıktı. Elektrik akımı, alıcı cihazın kadranındaki bir dizi iğneyi hareket ettirerek ulaştırılacak mesajın ekranda belirmesine yardımcı oluyordu.

MORS ALFABESİ : 1843’ te Samuel Morse, telgraf mesajlarında nokta ve çizgilerden oluşan ünlü Mors Alfabesi’ ni geliştirdi. Morse, Baltimore’ den Washington’ a uzanan 60 km’ lik bir telgraf hattı kurarak, hattı başkanlık seçimleriyle ilgili haberleri iletmek için kullandı.

TELEFON : 1876’ da Alexander Graham Bell, telefonu icat etti. Bell ve Thomas Watson adlı elektrik mühendisi, bir gönderici ve bir alıcıdan oluşan bir düzenek yaptılar. Alıcı, sesi belli bir elektrik akımına dönüştürüyor ve bu akım bir tel aracılığı ile ahizeye taşınıyordu. Tarihteki ilk telefon görüşmesini, 10 Mart 1876‘ da Bell yapmıştır.

RADYO : 1902’ de İtalyan mucit Guglielmo Marconi, kablo ya da tel olmadan bir yerden diğerlerine mesaj göndermenin yolunu keşfetti. Böylece radyo doğdu. Marconi, radarın mucidi Hertz’ in yapmış olduğu deneyleri kullanarak bulunduğu yerden 9 metre uzaktaki bir kapı zilini çalmayı başarabiliyordu ve bunun için her hangi bir kabloya ihtiyaç duymuyordu. Kullandığı yönteme “elektromanyetik” adını vermişti.

FM RADYO : 1920’ de Edwin Howard Armstrong, FM radyoyu geliştirdi. Elektrik mühendisi Armstrong’ un elektromanyetik ve elektrik alanında yaptığı icatlar çok önemlidir. Fakat onun belki de hepimiz tarafından bilinen icadı, geniş aralıklı yayın yapan FM radyo bandıdır.

SÜPER İLETKEN : 1986’ da George Bednorz, kayıp olmaksızın enerjiyi transfer edebilen bir madde geliştirdi. Böylece “süper iletken” kavramı hayatımıza girmiş oldu. Süper iletkenler, “bilgi çağı” açısından çok önemli gelişmeleridir. Sıradan bir bakır telden iletildiğinde enerjinin yaklaşık % 40’ ı kaybolmaktadır. İşte bu yüzden süper iletkenler insanlığın enerjiyi doğru ve verimli kullanabilmesi açısından çok önemlidir.

UYDU : 4 Ekim 1957’ de Ruslar, ilk uydu Sputnik’ i Dünya yörüngesine yerleştirdi. Dünya’ nın ilk yapay uydusu sadece bir basket topu büyüklüğünde olup 82 kg ağırlığındaydı. Bu minik uydu, 98 dakika içinde yörüngeye yerleştirilmişti. Sputnik, insanoğlu için uzay çağının başlangıcı demekti.

PARA : Para, ilk kez MÖ 700’ de Lidya’ da malların alımı için kullanıldı. Yoğun olarak ticaretle uğraşan ve bir Anadolu uygarlığı olan Lidya’ da paranın ilk formu değerli maddeden oluşmaktaydı. Altın ya da gümüş, en çok kullanılan para ham maddesiydi. MÖ 700 yılına gelene kadar insanların ekonomik ilişkilerinde kullandıkları en yaygın metot “barter” yani değişim sistemiydi. Buğday almak isteyen, yerine eşit miktarda pirinç kullanabiliyordu. Günümüzde ise para kullanımı, yavaş yavaş yerini dijital ortamdaki paralara yani kredi kartlarına bırakmaktadır.

FAKS : 1843’ te üretilen ilk faks makinesi, kabartma harfleri tarayarak elektrik sinyalleri gönderen bir sarkaçtan oluşuyordu. Modern faks makinelerinde ise gönderilen dokümandan yansıyan ışığı algılayan diyotlar kullanılır. 1922’ de Alman fizikçi Arthur Korn, radyo dalgaları ile Avrupa’ dan Amerika’ ya fotoğraf göndermiştir.

HABERLEŞME KULELERİ : Claude Chappe, tepelerin üzerine kurulmuş kulelerden oluşan bir ağ sistemi geliştirdi. Her kulenin üzerinde 49 değişik konuma ayarlanabilen iki uzun oka sahip bir makine vardı. Her konum bir harfe ya da rakama karşılık geliyordu. Operatörler böylece bir kuleden ötekine mesaj gönderebiliyorlardı. Bu sistem çok başarılı oldu ve 4.828 km’ lik bir ağ kulelerle birbirine bağlandı.

ÇENGELLİ İĞNE : Dünya, 1849’ da Walter Hunt tarafından bulunan, çok basit ama faydalı bir ürünle tanıştı: Çengelli İğne. Çengelli iğne, Amerikalı mucit tarafından sadece 15 dolar kazanabilmek amacıyla bir iddia sonucunda ortaya çıkmıştır.

YEMEK ÇUBUKLARI : Yemek çubukları 5000 yıl önce ilk defa Çin’ de kullanılmaya başlandı. Çinliler, daha iyi pişmesi için yiyecekleri çok ufak parçalara ayırıyorlardı. Bunları tutabilmek için de ağaç dallarını kullanıyorlardı. Bugün Çin, Japonya, Vietnam, Kore gibi Uzakdoğu ülkelerinde yemek çubukları hala yaygın olarak kullanılmaktadır.

EKMEK KIZARTMA MAKİNESİ : 1909’da General Electric şirketi, ilk elektrikli ekmek kızartma makinesini üretti. Dilimlenmiş ekmek, elektrikle ısıtılan bir tel üzerine konuluyordu. Ayarlı bir saat, süre dolduğunda elektriği kesiyor ve ekmeği dışarı doğru itiyordu. Bu sayede sabahları kahvaltı masalarını renklendiren çıtır çıtır ekmeklerin hikayesi doğdu.

MİKRODALGA FIRIN : Yiyecekleri radyo dalgaları ile ısıtan bir fırın fikrinin patentini 1945’ te Amerikalı mucit Percy L. Spencer almıştır. Yiyecekler, mikrodalga adı verilen radyo dalgalarıyla bombardıman edilir, bunun neticesinde moleküler titreşerek yiyeceğin ısınmasını sağlar. Mikrodalga fırınların kapağındaki metal teller ise mikrodalgaların fırından dışarıya çıkıp insanlara zarar vermesine engel olmaktadır.

KAŞIK : Paleolitik zamanlardan beri kullanılan kaşıkların atası deniz kabuklarıdır. Kaşığın Latince ve Yunanca’ daki karşılığı “spiral şekilli sümüklüböceği kabuğu” anlamına gelen “cochlea” kelimesinden türetilmiştir. Günümüzdeki formunu ise MS I. Yüzyılda Romalılar vermiştir.

BIÇAK : Tarihte kesin olarak ne zaman icat edildiği belli olmayan bıçak, günümüzde mutfaklarda ve yemek masalarında dizayn edilseler de tarihin ilk dönemlerinden başlayarak yakın bir zamana kadar öncelikle silah olarak kullanıldı. Ortaçağ Avrupası’ nda ev sahibi masaya bıçak getirmezdi, çünkü herkesin bıçağı belindeydi. Ancak şiddet artmaya başlayınca 1669’ da Fransa Kralı 14. Louis’ in bütün sivri uçlu bıçakların yemek masalarında kullanımını ve sokaklarda taşınmasını yasaklamıştır. 

ÇATAL : Çatalı ilk kullananların Yunanlılar olduğu sanılmaktadır. Çatalın yemek masalarındaki kullanımı MS 7. yüzyılda Ortadoğu’ daki zengin ve itibarlı ailelerde görülmektedir. 13. yüzyılda Bizanslılar’ a onlardan da İtalyanlar’ a geçmiştir. Fransa da ise “gösterişe kaçıyor ” diye kabulü yavaş olmuştur. Çatal, 1600’ lerin ortalarından itibaren tekrar itibar kazanmış, kraliyet ailesi ve zengin sofralarının vazgeçilmez lüksü olmuştur. Günümüzde ise hepimizin vazgeçilmez ihtiyacıdır. 

MEKANİK SAAT : 999’ da Gerbert, insanoğlunun zamanı ölçebilme arzusuna hizmet etmek için yepyeni bir ürün sundu. Fransız keşiş ve sonrasında Papa olan Gerbert’ in ağırlıklar kullanarak çalışan ilk mekanik saati günümüze kadar pek çok kez geliştirildi.

HASSAS SARKAÇLI SAAT: Galileo’ nun sarkaç teorisini üretmesinden sonra daha kesin zaman ölçümü yapılabilir miydi? 1656’ da Christian Huygens, bu noktadan hareketle, sarkacın hareketini bir dizi dişli çark üzerinden saatin kollarına iletirken, bir yandan da sarkacın sürekli salınım halinde tutmanın yolunu bularak ilk hassas sarkaçlı saati geliştirdi.

DİKİŞ MAKİNESİ : 1830’ da Barthelemy Thimonnier dikiş makinesini icat etti. Makinede ayak pedalıyla döndürülen bir tekerlek, iğneyi kaldırıp indiriyordu. Fakat o dönemlerde pek çok terzi, işini kaybedeceği korkusuyla bu makinelerin 80 tanesini tahrip etmişti.

FERMUAR : Fermuarın icadında her ne kadar tek bir mucitten söz etmek zor olsa da asıl katkıyı 1893’ de W.L. Hudson’ un yaptığı söylenebilir. Fermuarın hayatımıza girmesi oldukça zaman almıştır. İlk fermuar tasarımının o kadar ürkütücü bir görüntüsü vardı ki pek çok üretici seri üretimi yapmayı reddetmişti. Fermuar, günümüze kadar gelişmiş ve hayatımızdaki pratik malzemelerden biri olarak yerini almıştır.

ELEKTRİK ISITICILI ÜTÜ : 1882’ de Henry Seely, elektrik ısıtıcılı ütüyü geliştirdi. İlk ütüler, içine kor halinde kömür konularak ısıtılırdı. Seely’ nin ütüsünün içinde ise elektrikli bir ısıtıcı bulunuyordu. Böylece ütü, zor kullanılan bir ev aleti olmaktan çıkmıştı.

ELEKTRİKLİ BUZDOLABI : İlk elektrikli buzdolabı, Karl Linde tarafından 1877’ de geliştirildi. Yiyeceklerin bozulmadan saklanabilmesi için gereken, ortamın soğuk olması koşulu, ilk defa Karl Linde tarafından yapay olarak sağlanmıştı. Linde’ nin cihazı, yiyecek kabininin arkasına freon gazı yerine metil ether adlı son derece patlayıcı bir gaz pompalıyordu. Bu yüzden pek yaygınlaşmadı. Freon gazı kullanılan ilk buzdolabını ise Balzer Von Platen ve Carl Munters birlikte tasarlamıştı. 

BULAŞIK MAKİNESİ : 1889’ da W. A. Cockran adındaki maharetli kadın mucit, tarihin ilk elektrikle çalışan ilk bulaşık makinesini üretti. Sistem çok basitti. Bir fiskiye, boru yardımıyla gelen tazyikli suyu tabakların üzerine eşit dağıtıyor ve bulaşıkları temizliyordu.

ÇAMAŞIR MAKİNESİ : 1906’ da Ala Fischer, çamaşır makinesini icat etti. Makinenin içine yatay olarak yerleştirilmiş metal tambura kirli çamaşırlar konuluyordu. Tambur, elektrik yardımıyla döndürülüyor ve hareket sırasında çamaşırlar sürekli suyla temas ederek temizlenmiş oluyordu. İlk kurutuculu çamaşır makinesi ise 1924’ te üretildi. Çamaşır makineleri sürekli gelişerek günümüzdeki halini aldı.

TERMOS : 1906’ da İskoçyalı J. Dewar, termos adını verdiği ve içine konulan sıvının ısısını koruyan, iç içe geçmiş iki kaptan oluşan bir sistem geliştirdi. Tarihin en popüler icatlarından birisi olan termos sayesinde piknik yapmak, insanoğlu için daha da keyifli bir hal almaya başladı.

ÜTÜ MASASI : Ütü yaparken yeterince iyi sonuç alamamaktan şikayetçi olan Afrikalı Sarah Boone adlı bir ev kadını, 1892 yılında kendisi için bir ütü masası geliştirdi. Böylece tarihin ilk ütü masası ortaya çıkmış oldu.

ELEKTRİKLİ SÜPÜRGE : 1901’ de Hubert Booth, elektrikli süpürgeyi icat etti. Booth’ un elektrikli süpürgesi o kadar büyüktü ki atlı bir arabayla çekilmesi gerekiyordu. Fakat süpürgenin performansı gayet iyiydi; öyle ki İngiliz Kralı VII. Edward taç giyme töreninden önce salondaki halının bu süpürge ile temizlenmesini istemişti.

BLENDER : Stephen Poplawski, termos benzeri cam bir kutunun tabanına metal, dönen bir bıçak koyarak blender fikrini ilk ortaya atan kişidir. 1932’ de bu fikrini tasarım haline dönüştürmeyi başarmıştır. 1935’ te Fred Waring ve Frederick Osus adlı iki girişimci dostu, Poplawski’ nin fikrini geliştirerek büyük bir ticari başarı kazanmışlardır.

ATAÇ : 1900’ de Johann Vaaler, kağıtları sıkıca tutabilmek için,iç içe geçmiş iki halkadan oluşan, metal bir telden ibaret orijinal bir ürün tasarladı. Vaaler’ in “Ataş” adını verdiği bu tasarım bugüne değin hemen hemen hiç değişmemiştir.

KALEMTIRAŞ : Bugün okur yazar hemen hemen herkesin evinde, çekmecesinde bulunan kalemtıraş Amerikalı John Lee Love tarafından 1897’ de icat edildi. İlk üretimi bildiğimiz taşınabilir şekliyle tasarlanan kalemtıraş daha sonraki yıllarda geliştirildi.

KURŞUNKALEM : Kurşunkalemin bugün bildiğimiz şeklini Fransız kimyacı Nicolas Conte vermiştir. Kil ve graphite karışımını yakıp tahtadan silindir çubuklar içine koyan Conte; 1795’ te patentini almıştır. İlk kurşunkalem fabrikasını ise 1861’ de Eberhard Faber, New York’ ta kurmuştur. 

BİLYE UÇLU TÜKENMEZKALEM : 1938’ de Macar mucit Lazlo Biro, biro da denilen, günlük hayatımızın vazgeçilmez parçası olan bilye uçlu tükenmezkalemin hayata geçmesini sağladı. Tükenmezkalem, öncelikle yüksek basınca maruz pilotların kullanması için üretilmişti. Zamanla kolay kullanımından dolayı geniş kitlelere ulaştı.

DOLMAKALEM : 1935’ te Fransız Jules Fagart, tekrar doldurulabilen dolmakalemi geliştirdi. Bugün bizlere bir parça nostalji gibi görünse de dolmakalemler, pek çok insan için hala önemli yazı araçlarından biridir.

SİLGİ : Silgiyi ilk defa 1736’ da Avrupa’ ya getiren, Fransız kaşif ve bilim adamı Charles Marie de la Condamine’ dir. Bu aslında, Güney Amerika’ da yerli kabilelerin oyun için ve tavuk tüyü gibi şeyleri vücutlarına yapıştırmak için kullandıkları bir maddeydi. Avrupalılar bunu kullandı fakat bir süre sonra çürüdüğü için kullanışlı olmadı. 1839’ da Charles Goodyear, kauçuğu işlemenin ve dayanıklı kılmanın yolunu buldu. Bugün kullandığımız silgilere şekil vermiş oldu.
Paylaş:

Galileo Galilei Kimdir? Hayatı, Eserleri ve Buluşları Nelerdir?


Bu günkü ''kimdir'' yazımızın konusu, Galileo Galilei dur. Bu sayfamızda, Galileo Galilei kimdir, hayatı, eserleri ve buluşları hakkında bilgilerin detaylarıyla ve yer yer kısa açıklamalarla yer verilmiştir.

Galileo Galilei Kimdir? Hayatı, Eserleri ve Buluşları

Galileo Galilei (15 Şubat 1564 – 8 Ocak 1642), İtalyan fizikçi, matematikçi, gök bilimci ve filozof olup, bilimsel devrimde de büyük rol oynamıştır.

İtalya'nın Pisa kentinde 1564'de dünyaya geldi. Öğrenimini bu kentte tamamladı. Çok erken yaşlardan itibaren matematikte başarılıydı. İtalya'nın öndegelen matematikçilerinden biri oldu. Hayatı boyunca mekanik bilimi, mercekler ve astronomiyle ilgilendi, birçok icatlar yaptı.Dünyanın ve diğer gezegenlerin güneşin etrafında döndüğünü savunduğu için başı Kilise'yle derde girdi. Sonunda Kilise yetkilileri, Galilei'yi yargıladı. Ünlü bilim adamı suçlu bulundu.Görüşlerinin yanlış olduğunu açıklayarak canını zor kurtardı. Ancak tarih Galilei'nin yanındaydı. Dünyanın Güneş'in etrafında döndüğünü bugün artık herkes biliyor. Bir zamanlar Galilei'yi yargılayan Kilise bile bu gerçeği kabul etmiş durumda.

Teleskop Buluşu

Aslında mercekleri kullanarak uzağı gören aletler Galilei'den daha önce yapılmıştı. Ancak bu aletleri, yıldızları ve gezegenleri inceleyecek kadar güçlü hale getiren o oldu.Silindirin göz dayanan kısmına ve diğer ucuna mercekler yerleştiren Galilei teleskopu bulmuş oldu. 1609 yılında yaptığı teleskopla birçok astronomik gözlem gerçekleştirdi. Bunların arasında Ay'ın yüzeyindeki kraterlerin ilk kez tespit edilmesi de vardı.

Jüpiter'in Uydularını Nasıl Keşfetti?

Galilei 7 Ocak 1610 akşamı, kendi yaptığı teleskobuyla Jüpiter'i incelerken, gezegenin yakınında 3 küçük ve parlak yıldız gördü. Böyle birşey beklemediği için bir hayli şaşırmıştı.Onların, diğerleri gibi birer yıldız olduğunu düşündü. Ertesi akşam yine Jüpiter'i gözlemledi. 3 küçük yıldız bu kez Jüpiter'in batısına geçmiş ve gezegene daha fazla yaklaşmıştı. O zaman bunların yıldız değil, Jüpiter'in etrafında dönen gezegenler olduğunu anladı. Sonra bu gezegenlerin bir dördüncüsünü daha keşfetti.Böylece Jüpiter'in ilk 4 uydusu keşfedilmiş oldu. Dönemin öndegelen astronomlarından Simon Marius, Kasım 1609'da, yani Galilei'den enaz 5 hafta önce 4 uyduyu keşfettiğini öne sürdü. Ama daha önce hiçbir açıklama yapmadığı için bunu kanıtlayamadı. Bilim dünyası, Jüpiter'in 4 uydusunu Galilei'nin keşfettiğini kabul eder. Ancak bu uydulara isimlerini 1614 yılında Simon Marius verdi. Uydulara mitolojiden alınan, Io, Europa,Ganymede ve Callisto adları verildi.

Mikroskop Buluşu

Galilei teleskoptan daha küçük ölçülerde bir silindire yine mercekler yerleştirerek "occhialino" adını verdiği mikroskopu yaptı. 1619 - 1624 yılları arasında bu aletten çok sayıda üretti.

Termoskop Buluşu

Galilei, 1597 yılında sıcağı ve soğuğu ölçmek için bir alet yaptı. Termoskop adını verdiği bu alet, ince ve uzun bir tüp şeklinde boynu olan, yumurta büyüklüğünde cam bir şişeydi. Şişenin tüp şeklindeki boynu , içinde sıvı olan başka bir kaba konuluyordu. Yumurta şeklindeki kısmı da elle ovuşturarak ısıtılıyordu. Eller çekildiğinde kaptaki sıvı, tüpün içinde belli bir yüksekliğe ulaşıyordu.


Sarkaç ve Saat Buluşları

Galilei'nin sarkaçlar üzerinde yaptığı incelemeler modern saatin ortaya çıkmasına katkıda bulundu. Bunun ilginç bir öyküsü vardır. Galilei çocukluğunda birgün kiliseye gider. Ayin sırasında uzun boylu bir adamın başı bir kandile çarpar ve kandil ileri geri sallanmaya başlar.Kilisede canı sıkılan ve ayinle fazla ilgilenmeyen küçük Galilei kandilin, yavaşlasa bile hep aynı süre içinde ileri ve geri gittiğine dikkat eder. Ünlü bilim adamı hayatının daha ilerki dönemlerinde de, sarkaçların, yani ipe bağlı ağırlıkların sallanması üzerine incelemeler yaptı. İplerin uzunluğu aynı olduğu zaman, bütün ağırlıkların sallantılarını aynı zamanda tamamladıklarını tespit etti.Eskiden saat yapımında en büyük sorun kendini yineleyen ve hep aynı uzunlukta olan bir hareket bulmaktı. Galilei'nin sarkaçlarla ilgili tespiti saatlere uygulanırsa bu sorun aşılacaktı. Bunu daha sonraki yıllarda Hollandalı bilim adamı Christian Guhens başardı ve "tik - tak, tik - tak" diye çalışan, bildiğimiz modern saati yaptı.

Su Pompalama Makinası Buluşu

Galilei, Padua kentinde 1594 yılında bir su makinası için patent hakkı almıştı. Ne yazık ki bu aletin nasıl çalıştığına dair ayrıntılı bir bilgi elimizde yok. Kayıtlarda makina için şu ifade kullanılıyor: "Suyu almak ve toprağı sulamak için, kullanması kolay ve çok ucuz bir alet. Pompaları sadece bir atın yardımıyla çalıştırıyor ve toprağı sürekli olarak suluyor."

Galilei'nin Ünlü Mahkemesi Nedir?

Galilei'nin yaşadığı çağda, Güneş sistemi konusunda hararetli tartışmalar yapılıyordu. Aslında bu alandaki çalışmalar yeni değildi. Milattan sonra 150 yılında Mısır'ın İskenderiye kentinde yaşayan Batlamyus, kendinden önce gelen düşünürlerin çalışmalarını gözden geçirerek, dünyanın uzaydaki konumuyla ilgili bir çalışma hazırladı.

Batlamyus'a göre; Dünya evrenin merkezinde yeralıyordu. Güneş ve diğer yıldızlar Dünya'nın etrafında dönüyordu. Dünya'yı evrenin merkezine koyan bu anlayış Kilise tarafından benimsendi ve yaklaşık 1400 yıl boyunca resmi görüş olarak varlığını korudu. Ancak Polonyalı Nikolas Kopernik 1530 yılında tamamladığı, "De Revolutionibus" adlı çalışmasıyla yeni bir yaklaşım getirdi.

Kopernik'e göre; Dünya günde bir kez kendi ekseni etrafında, yılda bir kez de Güneşin çevresinde dönüyordu. Kilise'nin bütün öğretilerini altüst eden bu yaklaşımı Galilei de destekledi. Yaptığı gözlemlerle Jüpiter'in aylarının, bu gezegenin çevresinde döndüğünü tespit etti. Bu konuları tartıştığı, "Öndegelen İki Dünya Sistemi Üzerine Diyaloglar" adlı kitabının 1632'de yayımlanması büyük yankı yaptı. Bu kitap, Güneş sistemiyle ilgili karşıt görüşleri savunanların ağzından yazılmış bir tartışmaydı. Bir anlamda bardağı taşıran damla olmuştu.

Katolik Kilisesinin yetkilileri Galilei'yi Vatikan'a çağırdılar. Ünlü bilim adamı, din adamlarının oluşturduğu bir mahkeme tarafından yargılandı. Suçlu bulundu. Dünyanın güneşin etrafında döndüğü yolundaki görüşlerini resmen yalanlamaya zorlandı. Yaklaşık bir yıl süreyle sürgüne yollandıktan sonra evine dönmesine izin verildi. Ancak zaman Galilei'yi haklı çıkardı. Günümüzde, Kilise de dahil olmak üzere herkes, Dünya'nın ve diğer gezegenlerin Güneş'in etrafında döndüğünü kabul ediyor.


Paylaş:

Kimyasal Bağlar Nedir? Çeşitleri Nelerdir? Ödev Konusu


Kimyasal bağ, çekirdekteki atomları bir arada tutan kuvvettir. İki ya da daha fazla atom arasında  elektron alışverişi veya ortak kullanımı ile kimyasal bağlar oluşmaktadır. Atomlar tek başına bulundukları zamankinden daha düşük enerjili duruma ( daha kararlı ) erişmek için bir araya gelirler ve kimyasal bağlar  sayesinde atomlar birarada, düzenli olarak belli bir geometri oluştururlar. Bu geometriyi oluştururken amaç elektron dizilişlerini soygazlara benzetmeye çalışmaktır. Birçok  fiziksel özellik elektriksel bağların cinsine bağlıdır ve bu kimyasal bağlar ile farklı maddeler meydana gelmektedir. Kimyasal bağın kuvvetli olması sertliğini ve erime noktasını yükseltir.
Atomlar Neden Soygazlara Benzemek İsterler?
Soygazlar kararlı bir yapıya sahiptir ve elektron alıp verme eğilimleri yoktur. Yani  denge halindedirler ve en dış elektron kabukları  tamamen elektronlarla doludur.
Periyodik cetvelin en kararlı grubu olmalarından dolayı   diğer bütün elementler soygazlara benzeyebilmek için elektron alışverişi veya ortak kullanımına girerler. Elementin, son yörüngesinde 2 elektron bulunan  He (helyum) soygazına benzemek istemesi dublete(2’ye) varmasıdır. Diğer  son yörüngelerinde  8 elektron bulunan soygazlara benzemek istemesi ise oktede (8’e) varmasıdır. Soygazların kararlı olması ve boş orbitallerinin bulunmaması normal şartlarda onlara bağ yapma özelliği vermez.
İyonik Bağ
Farklı yüklü iyonların ( +  ve  – yüklü taneciklerin) elektriksel çekim kuvvetlerinden  ortaya çıkan bağ türüdür. Metaller ile ametaller arasında gerçekleşir ve metallerin elektron vermesi, ametallerin  ise elektron almasıyla oluşur.
İyonik bağı yapan atomlardan elektron veren (+) yüklü, elektron alan (–) yüklü iyon olur ve zıt  çekim kuvveti iyonları bir kristal içinde tutar. Bu kuvvetli çekim iyonik bağlı bileşikleri ayrıştırmayı zorlaştırır. Atomlardan biri ,elektron kaybedip pozitif yüklü iyona dönüşürken,diğer atom elektron kazanıp negatif yüklü iyonu oluşturur. Son durumda kaybedilen ve kazanılan elektron sayıları eşit olmaktadır.
Atomlardan elektron kaybı sonucu oluşan pozitif (+)  iyonlara katyon; elektron kazanarak oluşan negatif (-) iyonlara ise anyon denilmektedir.
inherit; font-variant: inherit; font-weight: inherit; height: 0px; line-height: inherit; margin: 0px; opacity: 0; overflow: hidden; padding: 0px; position: relative; vertical-align: baseline; visibility: visible; width: 0px;">
İyonik Bağlı Bileşiklerin Özellikleri Nelerdir?
İyonik bileşikler kristal yapıdadırlar ve oda sıcaklığında katı halde bulunurlar. Katı halleri elektriği iletmezken, sulu çözeltileri ve sıvı halleri elektirik akımını  iletir. İyonlaşma enerjisi düşük elementler ile elektron ilgisi yüksek elementler arasında en kararlı bileşikler oluşur.

İyonik bağlı bileşiklere örnekler;
NaCl, MgS, BaCl2 NaOH, NH4NO2, FeO, …
Kovalent Bağ
Bazı ametal atomlarının atomları kendi aralarında kararlı yapıya ulaşmak için son yörüngedeki bazı elektronlarını ortak kullanırlar. Ortaklaşa kullanılarak oluşturulan bağa kovalent bağ  ve oluşan bileşiklere kovalent bağlı bileşikler denir. Kovalent bağların oluşması sırasında herhangi bir elektron aktarımı gerçekleşmez.
Örneğin, C, N,  S, F,Cl, Br, I, O ve H elementlerinin kendi aralarında oluşturdukları bileşikler kovalent bağlı bileşiklerdir.
Kovalent bağlı bileşikleri apolar kovalent ve polar kovalent bağ olmak üzere ikiye ayırırız.
Apolar Kovalent Bağ
Aynı cins ametal atomları arasında kovalent bağlı bileşikler oluşur. Örneğin; Cl2, H2, O2 gibi moleküller apolar kovalent bağlıdır.
Ortaklaşa kullanılan elektronlar eşit paylaşıldığından molekülün pozitif veya negatif kutbu yoktur; yani kutupsuz bir bağdır.
Polar Kovalent Bağ
Farklı cins ametal atomların yapmış oldukları kutuplu  bağlardır. Elektronlar iki atom arasında eşit olarak paylaşılmadığından kutuplaşma oluşur . Aametallerden biri ortaklaşa kullanıldığından dolayı molekülün bir ucu pozitif (+), diğer ucu negatif (-) yüklenir.
HCl, HF, CO2, NO, CO, OF2, CO2, H2O   gibi moleküller polar kovalent bağa örnek verilebilir.
İki atomun elektron çekme yetenekleri arasındaki farkın büyüklüğü arttıkça kimyasal bağ daha polar hale gelmektedir.
Metalik Bağ
Metal atomlarını katı ve sıvı halde bir arada tutan  kuvvetlerdir ve  metal atomları arasında metal bağı etkişimini oluştururlar. Metallerde değerlik(valens) elektronlar, atom çekirdekleri tarafından kuvvetli tutulmazlar. Bunun sebebi metallerin iyonlaşma enerjilerinin ve elektronegatifliklerinin oldukça düşük olmasıdır. Böylece  metal atomlarının en dış elektronları nispeten gevşek tutulmaktadır. Bu bağ metal atomlarının değerlik elektronlarını bir elektron bulutuna vermesi ile oluşan bağdır ve bu şekilde elektronlar serbestçe hareket edebilmektedirler. Bu da metallerde yüksek ısı ve elektrik iletkenliğine sebep olur.
İyonlaşma enerjisi azaldıkça metalik bağlar zayıflamakta ve değerlik elektronları sayısı artıkça metalik bağ kuvveti artmaktadır.
Van Der Waals Bağı
Pozitif olarak yüklenmiş  molekülün  bir kısmı ve  negatif olarak yüklenmiş ikinci molekülün  bir kısmı arasındaki kısa süreli zayıf çekim kuvvetidir. Molekülde elektronların yoğun olduğu taraf kısmen negatif, diğer taraf da kısmen pozitif yükle yüklenir. Pozitif ve negatif yüklü kısımları arasındaki kuvvetlerin etkisi ile moleküller arasında oluşan bağlara van der waals bağları denilmektedir.
Oda koşullarında gaz halindeki bazı apolar moleküller soğutulduğunda ve yüksek basınç uygulandığında molekülleri birbirine yaklaşır. ve ikincil bir bağ olan van der waals bağları oluşur. Moleküler maddelerin molekül büyüklüğü arttıkça  hem zayıf olan bu bağın kuvveti artmakta, hem de kaynama ve erime noktaları yükselmektedir.
Hidrojen Bağı
Hidrojenin elektron ilgisi büyük atomlarla oluşturduğu bileşiklerde, molekülleri bir arada tutan kuvvete hidrojen bağı denir. H atomunun kovalent olarak bağlandığı yüksek elektronegatiflikteki atom, bağ elektronlarını kendine doğru çeker ve bir hidrojen bağı oluşturur.
Biokimyasal sistemlerin yapıları  kısmen hidrojen bağı etkileşmelerinin sonucu olarak belirlenir.

kaynak:
http://www.bilgiustam.com/kimyasal-baglar-ve-cesitleri-nelerdir/
Paylaş: