Neresidir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Neresidir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Ocak 2018 Pazartesi

Kızıl Elma (Ülküsü) Nedir? Kızıl Elma Neresidir?



Kızıl Elma, Türk mitolojisinde Türkler ve de özellikle Oğuz Türkleri için üzerinde düşünüldükçe uzaklaşan ancak uzaklaştığı oranda cazibesi artan ülküler veya düşleri simgeleyen bir ifadedir. Türk milliyetçiliğinin önemli sembollerinden birisi olan Kızıl Elma imgesi, Türk devletleri için bir hedefi ve amacı simgeler.



Kızıl Elma, Türkler özellikle Oğuz Türkleri için Kızılelma, üzerinde düşünüldükçe uzaklaşan ancak uzaklaştığı oranda cazibesi artan idealler veya hayallerdir. Kelimenin tam olarak ne zaman, nerede ve nasıl geçtiği bilinmemekle tarihi akış içerisinde birlikte hep batı yönünde ilerlemenin bir sembolü olmuştur. İstanbul'un Fethi'nden sonra, Kızılelma'nın, Roma'da bulunan Saint-Pierre Kilisesinin mihrabındaki altın top olduğunu ileri sürülmektedir.

Kızıl Elma Ülküsü Nedir?

Kızılelma, Türkler tarafından değişik şekillerde tasvir edilmiş olup bazen bir belde bazan bir taht yada parıldayan ve dünya hakimiyetini temsil eden bir som altından yapılma kızıl renkli bir küre olmuştur. Bu altın top bazen zaferin işareti, bazen hakimiyetin sembolü, bazen de fethedilmek üzere hedef seçilen yerin sembolü olarak ifade olunmuştur. Çok eski bir Türk inanç ve töresi olan Kızılelma, Türkistan'dan Hazar Denizi'nin doğusundan gelen Oğuzların, Hazar kağanının ipek çadırının üzerinde hakimiyetin ifadesi olarak bulunan altın top (Kızılelma'yı) ele geçirmeyi ülkü edinmişler.

Türkler, inandıkları Tek Tanrı'nın dünya hakimiyetini kendilerine ihsan ettiğine iman etmişlerdi.

















Bu Bilge Kağan'ın ;
''Tanrı irade ettiği için tahta oturdum; dört yandaki milletleri nizama soktum.''

Yine,
''Türk Tanrısı, milleti yok olmasın diye babam İlteriş Kağan'ı ve anam İl Bilge Hatun'u gökten tutup yükseltmiştir.'' sözlerinden anlaşılmaktadır.


Oğuz Kağan'ın Tanrı tarafından ilahi kudretle techiz edilmesinin yanında yardımcısı ve rehberi de gökten indirilmiş Gök-Börü'nün de (Bozkurt) aynı kaynaktan beslendiğine inanılmaktadır. Oğuz'un seferleri sırasında ona kılavuzluk yapar. Oğuz Kağan Destanı'nda geçen şu mısralar bunu en güzel şekilde izah etmektedir:

Ben sizlere oldum kağan
Alalım yay ile kalkan
Nişan olsun bize buyan
Bozkurt olsun bize uran



Kızılelma, çoğu kez Türk birliği idealinin ismi olmuştur. Bugün de Türk milletinin birleşme ideali, Turan Devleti fikri olarak yaşamaktadır.

Bu gün için Kızıl Elma sözünün anlam değiştirmeye başladığı görülmektedir. Türkçülere göre Kızıl Elma;literatüre girmiş yabancı kaynaklı bütün doktrinlerden farklı olarak, İnsanın, Dünya imkanlarını adilce paylaşacağı, açlığın, sefaletin, savaşın ve gözyaşının olmadığı bir yönetim düzenini ifade etmektedir.

Kızıl Elma Doktrini'nin temel ideolojileri, hedef stratejisi bakımından üç ana başlık altında incelenmektedir.

1-Türkiye'deki Türk Varlığı,
2-Dünya'daki Türk Varlığı,
3-Kızıl Elma.

Türkçülük, hedef stratejisinin birinci aşamasıdır. Atatürk ilkeleri çerçevesinde belirlenmiş şu temel politikalar üzerine oturur:

A-Türk Kimliği (soy bilinci)
B-Tarih Bilinci,
C-Türk Kültür Bilinci (Türk Dili, yazılı-sözlü kültür mirası)
D-Tam bağımsız Türk Devleti.

Kızıl Elma Ülküsü'nün birinci aşamasını teşkil eden Türkçü İdeoloji ilk olarak Atatürk tarafından hayata geçirilmiştir. Bu yüzden Türkçüler Atatürk'e "Başbuğ" demektedir.

Türkçü Doktrin:


1-Emperyalizmin boyunduruğundan kurtulmuş, Türklerin yönettiği, güçlü, kuvvetli bir Türk Devleti ister.
2-Bu güçlü devlet önce Anadolu Türklüğü'ne, insanca yaşayacakları bir Ülke yaratır. Eşsiz coğrafyasının verdiği avantajlarla, cennet vatanın bütün olanaklarını, Ulusun gönencini, erkinliğini, egemenliğini sağlamak üzere "seferber" eder.
3-Atatürk bu hedefe varılması için gereken tüm politikaları üretmiştir.
4-Türkçü Devlet, diğer Türk devletleri ile kültürel, ekonomik, siyasi ilişkilerini ana hedefe yönlenecek şekilde planlar.Genç Türk Devletlerinin kalkınması, güçlü birer devlet olarak Dünya Devletleri arasına katılması için %100 Türk sermayesi, %100 Türk teknolojisi ilkesi ile hareket eder. 5-Yaşadıkları coğrafyalarda söz sahibi, tutarlı, her yönden çağdaş medeniyeti yakalamış Türk Devletleri, Kızıl Elma'nın ikinci safhasına hazır duruma gelmişlerdir.

Coğrafya bütünlüğü sağlandığında, Turan ilan edilecektir. 350 milyon Türkün ve bir o kadar da başka uluslardan insanların yaşadığı, üzerinde güneşin batmadığı bir ülke, Turan Ülkesi yaratılmış olacaktır.

Kızıl Elma Ülküsü'nün son amacı ise;
Türkler tarafından bütün halkların adilce ve kardeşçe yönetildiği bir dünya düzeni yaratmaktır.


Kaynakça:
wikipedia
Paylaş:

3 Ocak 2018 Çarşamba

İran Nedir? Nerededir? Nasıl Bir Ülkedir? (İran Tarihi Hakkında Bilgiler)


Ortadoğu'nun oldum olası güçlü, oturaklı ve gizemli yanı ile merak uyandıran bir gücü olarak dikkat çeken İran, nasıl bir ülkedir, nerededir, tarihi nedir, İran Türk devleti midir? gibi pek çok merak edilenleri olan bu gizemli ortadoğu ülkesi hakkında bilinmesi gereken ve  dikkat çekici ve merak uyandırıcı tarihi ile çok özel özellikleri konularında bilgilenmek isteyenlere özel yazımızın detayı aşağıda...

İran için ''Türk Devleti'' ifadesini kullanmak şu an için tam yerine oturmasa da tarihine baktığımızda ''İran bir Türk devletidir'' demek çok da abes olmasa gerek... Öyle ki tarihte İran denilen ülke coğrafyasında kurulmuş 10 tane Türk devleti mevcuttur. Bu devletler uzun yıllar boyunca İran'ı yönetmekle kalmayıp, bu  gün bile İran'ın sahip olduğu köklü ve güçlü devlet geleneği ve aynı zamanda kültürünün oluşmasında etkin olmuşlardır.

İşte Tarih Boyunca İran'ı Yönetmiş 10 Büyük Türk Devleti;

1. Gazne Devleti



Samanîler'den ayrılıp Afganistan'ın Gazne kentine yerleşen Alp Tegin'in 961 yılında kurduğu devlettir. Tam anlamıyla bağımsızlığı 977'de Sebük Tigin'in başa geçmesiyle gerçekleşmiştir. Daha sonraları İran üzerine yayılan Gazneliler, en parlak dönemini Sultan Mahmut ile yaşamıştır. Bu dönemde hem Hindistan'a 17 kez sefer yapılarak İslam bu bölgede yayılmış, hem de Abbasi Halifeliği Büveyhoğulları'ndan korunmuştur. Selçuklular'ın 1040 yılında yapılan Dandakan Savaşı ile güç kazanmasının ardından Gazneliler dağılmış, 1186'da Gurlular'ın son Gazneli sultanı Hüsrev Melik'i tutsak almasıyla devlet resmen son bulmuştur.




2. Büyük Selçuklu Devleti




Selçuk Bey'in Müslüman olduktan sonra Oğuz Yabgu Devleti'ne vergi vermeyi istemeyişi ile kurulan Selçuklu Devleti, Selçuk Bey'in torunları Tuğrul ve Çağrı'nın 1038'de Gazneliler'den ayrılmasıyla bağımsız olmuştur. Selçuklu Sultanı Alparslan, Malazgirt Savaşı'nda Bizans'a karşı zafer elde ederek günümüz Türkiye'sinin temelini atmıştır. Her açıdan mükemmel bir uygarlık kuran Büyük Selçuklu Devleti, Katvan savaşı'nda Karahıtaylar'a yenilince büyük ölçüde dağılmış, 1157 yılında Sultan Sencer'in göçebe Oğuzlar'a tutsak düşmesiyle resmen yıkılmıştır.

3. İldenizliler




İldenizliler
Şemseddin İldeniz, Selçuklu Devleti'nde kölemen bir askerken, gösterdiği kahramanlıklar nedeniyle çöküş sürecindeki Selçuklu içerisinde kısa sürede atabeyliğe yükselmiştir. 1142 yılında Irak Selçukluları'na karşı güç kazanarak bağımsız olmuştur. Gürcüler ve Ermeniler üzerine birçok başarılı sefer yaparak, Nahçıvan'dan yönettiği devletini genişletmiştir. İldenizliler ilerleyen yıllarda İran içlerine kadar yayılmıştır. Ancak, 1220'deki Moğol saldırılarıyla zayıflayan İldenizliler, 1225 yılında Harezmşahlar Devleti'ne bağlanmıştır.

4. Harezmşahlar Devleti




Harezmşahlar Devleti
Büyük Selçuklu Devleti'nin Hive kentinde vali olan Anuş Tekin'in oğlu Kutbuddin Muhammed, 1097 yılında "Harezmşah" unvanı alarak bu bölgeyi yönetmeyi sürdürmüştür. Atsız Harezmşah döneminde yarı bağımsızlık elde eden Harezmşahlar, İl Arslan döneminde Büyük Selçuklu Devleti'nin yıkılmasıyla bağımsız olmuştur. Türkistan, İran ve çevre bölgelere yayılan Harezmşahlar Devleti'nin yönetim biçimi ve sanat tarzı Selçuklular'ın devamı niteliğindedir. Celaleddin Harezmşah'ın Yassıçemen Savaşı'nda Anadolu Selçukluları'na yenilmesiyle zayıflayan Harezmşahlar Devleti, Moğol Hanı Ögeday tarafından 1231'de yıkılmıştır.

5. Timur İmparatorluğu




Çağatay Hanlığı'ndaki iç karışıklıklar sırasında güçlenen Emir Timur, 1370 yılında kendi adıyla anılacak devleti kurmuştur. Bu devlet, kısa sürede Harezm, İran, Kafkas, Deşt-i Kıpçak, Hindistan, Irak, Suriye ve Anadolu'ya yayılan büyük imparatorluğa dönüşmüştür. Bu sürede Çağatay Hanlığı, Altın Orda, Celayiriler, Karakoyunlular, Osmanlılar gibi birçok devlet, Timur tarafından yıkılmıştır. Timur, 1405 yılında Çin'i fethetmeye giderken ölmüştür. Onun ardından Timurlular siyasi olarak yeniden güçlenememiş olsa da, birçok bilim ve sanat alanında ilerleme sürmüştür. Timur İmparatorluğu, 1507'de Şeybani Han'a bağlı Özbekler'in başkent Herat'a girmesiyle yıkılmıştır.

6. Karakoyunlular




Karakoyunlular
Göçebe bir Türkmen boyu olan Karakoyunlular, İlhanlılar'ın çöküşünü fırsat bilip 1380'de Bayram Hoca önderliğinde bağımsız olmuştur. 1400 yılında Karakoyunlular'ın başındaki Kara Yusuf, Timur'dan kaçıp Osmanlı'ya sığınmıştır. Timur öldükten sonra Tebriz'i alarak hükümdarlığa devam etmiştir. Karakoyunlular, ilerleyen yıllarda İraniçlerine kadar yayılsa da, Akkoyunlular'dan Uzun Hasan'ın Karakoyunlu önderi Cihan Şah'ı öldürmesiyle çöküşe geçmişlerdir. 1469 yılında bu devlet resmen yıkılmıştır.

7. Akkoyunlular




Akkoyunlular
Diyarbakır, Elazığ ve Azerbaycan yörelerinde etkin bir Türkmen boyu olan Akkoyunlular, Kara Yülük Osman Bey döneminde 1378'de bağımsızlık elde etmişlerdir. Devletlerini korumak için Ankara Savaşı'nda Timur'a yardım etmişlerdir. Timur da bu yardımlarından dolayı Malatya ve Diyarbakır'ı Akkoyunlular'a vermiştir. Kara Yülük Osman Bey'in ardından Akkoyunlular'ın başına Uzun Hasan geçmiştir. Onun döneminde Akkoyunlular, Horasan'dan Anadolu'ya, Kafkaslar'dan Umman Denizi'ne kadar uzanan büyük bir devlet olmuştur. Bu büyüme Osmanlılar'ın dikkatini çekmiştir. Fatih Sultan Mehmet, Trabzon Rum İmparatorluğu'nu yıktıktan sonra yönünü Akkoyunlular'a çevirmiştir. Otlukbeli Savaşı'nda Osmanlı'dan ağır bir darbe alan Akkoyunlular çöküş sürecine girmiştir. Uzun Hasan'ın ölümünden sonra çıkan kargaşadan yararlanan Safevi Şahı İsmail, 1508'de bu devlete son vermiştir.

8. Safevi Devleti




Safevi Devleti
Anadolu çevresindeki sekiz Türkmen boyunun 1501 yılında Şah İsmail önderliğinde birleşmesiyle kurulmuş ve Akkoyunlular'ın yıkılmasıyla Tebriz'de hüküm sürmeye başlamış Türk devletidir. Sonraki yıllarda İran'ın tamamını ele geçiren ve bu coğrafyada Şii inancı
yayan Safeviler'in en büyük düşmanları, mezhep çatışmasından dolayı Osmanlılar ve Özbekler olmuştur. 1510 yılında Safevi Kızılbaşlar, Özbekler'e karşı büyük bir zafer elde etmiş ve Horasan'ı almışlardır. Ancak bu başarıyı Osmanlı'ya karşı gösterememişlerdir. Çaldıran Savaşı'nda Yavuz Sultan Selim, Tebriz'i alarak Safeviler'e karşı üstünlük sağlamıştır. Yağmalamalar ve ayaklanmalarla zayıflayan Safevi Devleti, Afganlar tarafından 1736'da yıkılmıştır.


9. Afşar Hanedanı



Afşar Hanedanı
Afşar Hanedanı, Nadir Şah'ın 1736'da İran'ı ele geçiren Afganlar'a karşı kurduğu devlettir. Nadir Şah başa geçtikten sonra Afganları İran'dan geri püskürtmüş ve Delhi'ye kadar ilerlemiştir. Delhi'den elde ettiği servet ile üç yıl vergi almamış, Safevi Devleti'nin çökmesiyle darmadağın olan İran'ın yaralarını sarmıştır. Bu nedenle İran'ın onarıcısı olarak bilinir. Nadir Şah, Afganlar'ın yeniden ayaklanmasını önlemek için Sünniliğe yakın durmuştur. 1747'de Nadir Şah'ın ölmesiyle dağılan devlet, 1796'da tarih sahnesinden çekilmiştir.

10. Kaçar Hanedanı




Kaçar Hanedanı
Kaçarlar, Safevi Devleti'nin kurulmasına yardım etmiş bir Türkmen boyudur. Afşar Hanedanı'nın yıkılmasından sonra İran'da siyasi karışıklık başlamış ve birçok yeni devlet ortaya çıkmıştır. Bunlardan biri de Ağa Muhammed Han'a bağlı Kaçarlar olmuştur. Ağa Muhammed Han, Kaçarlar'ın siyasi birliğini sağladıktan sonra  İran'daki diğer devletlerle mücadele etmiştir.
1796'da İran siyasi birliğini sağlayan Ağa Muhammed Han, başkenti Tahran olan Kaçar Hanedanı'nı kurmuştur. Bu Türk kökenli hanedan, 1925 yılında Rıza Şah Pehlevi'nin Kaçar hükümetini kontrolü altına alıp Pehlevi Hanedanı'nı kurmasına dek İran'ı yönetmiştir.

İran Tarihi Hakkında Bilgiler
1. Köklü bir medeniyet olan İran'ın Perslere dayanan geçmişi

Büyük ve derin bir tarihî geçmişe sahip olan İran, M.Ö. 625 yılına kadar uzanan Pers ve Med İmparatorluklarının günümüzdeki varisleri olma özelliğini taşımaktadır. Öyleki,bu imparatorluklar günümüzde İranlıların savaşçı özelliğe sahip olduklarına dair inancı oluşturan devletlerdir. Özellikle Perslerin Yunanlılarla ve Büyük İskenderle olan savaşları hâlâ dilden dile anlatılan tarihin bölgesel bazda kritik noktalarını oluşturan savaşlardır.

2. İran'ın İslâmiyetle tanışması

İran'da dini inanış, M.S. 630 yılına değin genel olarak Zerdüştlük idi. Ancak Arap Yarımadasında Mekke'de Hz. Muhammed'e Kuran'ın indirilmeye başlamasıyla İslâm dini doğmuş oldu. Hz.Muhammed tarafından 630 yılından başlayan İran'ın İslâm'a davetleri 652 yılında İslâm Devleti tarafından fethedilinceye değin devam etti. 652 yılında Sasani İmparatorluğu(dönemin İran Devleti'nin ismi) El-Kadesiye Savaşı'nda İslâm Devleti tarafından fethedilerek İslâm günümüz İran sınırları içerisinde yaygınlaşmaya başladı.

3. İran'ın her zaman güçlü bir orduya sahip olması

İran,tarihinin hem köklü bir geçmişe dayanması hem de coğrafî konumu itibariyle her zaman güçlü bir ordu bulundurmak zorundadır. Jeopolitik konumu ele alındığında dünyanın ulaşım ağının her zaman göbeğinde yer almıştır. Dünya'daki birçok kaynağında varolduğu bir bölge olan Ortadoğu coğrafyasında konuşlanmıştır. Doğal olarak böyle özelliklere sahip bir coğrafyaya hükmeden bir devlet olduğundan kendisine ve ülkenin kaynaklarına yönelebilecek her tehdidi püskürtebilmek için caydırıcı niteliği bulunan bir silahlı kuvvete gereksinim vardır. İran'ın tarihi;Yunanlılar,Romalılar,Büyük İskender ve de Osmanlı Devleti ile giriştiği mücadelelerle doludur.

4. İran topraklarında petrolün keşfi

1908’de İran’da petrolün bulunması tarihinde kritik bir dönüm noktası oldu. Böylece hem emperyalist devletlerin İran toprakları üzerindeki düşünceleri hem de İran’ın 20. yy.’na damgasını vuracak olan karmaşık sosyo-ekonomik yapı ortaya çıktı. İran’ın kırsal kesiminde feodalizm egemendi ve büyük toprak sahipleriyle topraksız köylüler arasındaki uçurum oldukça derindi. Şehirlerde ise bazargan ya da çarşı adı verilen geleneksel küçük burjuvazi, esnaf tarihsel olarak etkin bir sınıf olarak göze çarpmaktaydı. Bu sınıf aynı zamanda toplumun en çabuk örgütlenebilen kesimini oluşturmaktaydı. Özgün bir hiyerarşiye sahip olan İran uleması, mollalar hem toprak sahipleri hem de çarşı esnafı arasında nüfuz sahibiydi. Pek çok açıdan bu sınıfların çıkarlarının temsilciliğini üstlendiği gibi vakıf mülklerine sahip olması açısından kendisi de ekonomik olarak toprak sahibi sayılırdı. Petrolün ekonomik bir ürün olarak devreye girmesiyle birlikte kapitalist ilişkilerin ülkede yayılmaya başlaması sonucunda bir ticaret burjuvazisi ve işçi sınıfı da ortaya çıkmış, 1940’lardan itibaren etkinliğini artıracak olan sanayi burjuvazisinin öncülleri oluşmaya başlamıştı. Ülke, emperyalist ülkeler açısından ise artık, en güçlünün en büyük dilimi alacağı bir pasta olarak görülmekteydi.

5. İran Şahı Rıza Pehlevî ve Mustafa Kemal Atatürk

1921 yılında iktidarı ele geçiren Rıza Pehlevî ülkesinde bu tarihten sonra reform hareketleri yapmak istiyordu. Bu girişimlerinden birisi de 1934 Haziran'ında Türkiye'ye yapmış olduğu ziyarettir. Dünyanın çeşitli emperyalist güçleriyle savaşıp sonrasında da Ebedî Liderimiz Mustafa Kemal Atatürk liderliğinde adım adım sıçrama hamleleri yapan ülkemiz başta bizi izleyen Orta ve Uzakdoğu' daki bazı devletler tarafından örnek alınıyordu. İran da bunlardan biriydi. Pehlevî,kendi ülkesinde Türkiye'nin yapmış olduğu devrimleri ve reformları bu ziyaretinden sonra gerçekleştirmek istedi. Ancak İran'ın gerek sosyo-kültürel gerekse de sosyo-ekonomik yapısı buna izin vermedi. Reformların ancak bir kısmını gerçekleştirebildi.


6. Ajax operasyonu ile Başbakan Musaddık'ın devrilmesi

İkinci Dünya Savaşı sırasında ve onun hemen akabinde İran 1908'den bu yana artık topraklarında petrol çıkan bir devlet olma özelliğini taşıdığından bu yıllarda dünyanın iki kutbu olarak kabul edilen ABD ve SSCB arasında dünyadaki diğer devletler gibi varlık ve de paylaşım mücadelesi veriyordu. Savaşın hemen sonrasında SSCB'nin ağırlığı İran üzerinde etkisini gösterdi ve sosyalist bir parti olan TUDEH'in kurulması meydana geldi. Milliyetçi cephenin desteğiyle 1951 yılında Musaddık'ın Başbakan olarak atanmasıyla yeni birtakım reform hareketleri görülür hâle geldi. En son 1953 yılında Musaddık hükümetinin ABD'ye direnerek aldığı petrolün millileştirilmesi kararı oldu. 19 Ağustos 1953 tarihinde ABD Başkanı Eisenhower onaylı İngiltere ve ordu içinden birtakım kimselerin desteklediği Ajax operasyonuyla Musaddık tutuklandı ve İran'ın kendi topraklarında çıkan petrolü kendisinin işletmesi hayali de suya düştü. Bu tarihten sonra çıkan petrolün işletim hakkının yarısı İran'da olmak üzere çok uluslu bir konsorsiyum kuruldu.

7. İslâm Devrimi

1978 yılının Ocak ayında şah karşıtı ilk büyük gösteriler başladı. Pehlevî Hanedanı'nın ülkede yarattığı sosyo-ekonomik bunalım ve gelir adaletsizliği çeşitli birtakım karışıklıklara sebep oldu. Zengin oldukça zengin, fakir oldukça fakir hâldeydi. 1979 Şubat ayında gösterilere direnemeyen şah ülkeden kaçtı ve bu gösterilerilerin lideri olarak adlandırılan Ayetullah Humeyni sürgünden geri döndü. 11 Şubat 1979 tarihinde de ordunun tarafsızlığını ilân etmesiyle fiilen şah dönemi sona ermiş oldu.1 Nisan 1979'da da resmen İran İslâm Cumhuriyeti Devleti kurulmuş oldu. 

8. İran-Irak Savaşı

İran'ın devrimden sonra kısmen dağılmış olduğunu bilen Irak Lideri Saddam Hüseyin, zengin petrol yataklarına ve bol Arap nüfusuna sahip İran'ın Huzistan bölgesine 22 Kasım 1980 tarihinde saldırmaya başladı. 8 yıl süren savaşta galip bir devlet ortaya çıkmadı. Irak oldukça fazla kimyasal silah kullanmıştı ve hatrı sayılır İranlının da bu kimyasal silah saldırılarından etkilendiği biliniyor. BM'nin barış önerileriyle savaş sona erdi.

9. İran'ın nükleer faaliyetleri

İran tarihinde her zaman bölgesel bir güç olma iddiasını belli dönemlerde gösterdi. Bu da onun sadece bir örneği olma özelliğini taşıyor.

10. Köklü Fars Edebiyatı ve Kültürü

İran kültürü İslam öncesi özellikleri ve sonrasında İslam'ın geleneğiyle yoğrularak günümüze kadar ulaşmış bir kültürdür. Andronovo kültürünün de etkili olduğu bilinmektedir.Dili Farsça'dır ve bu dil uzun bir dönem Orta Asya'da Ortadoğu'da baskın bir dil hâline gelmiştir.Hatta Selçuklu Devleti'nin saray ve yazışma dili olarak kullandığı,etkilendiği bir dildir. Firdevsi'nin Şehname'si bu dilin edebiyatının en güzel örneklerindendir. İran kültürü,İslami doktrine hukukunu,dil bilimini,tıptaki gelişimini,mimarisini,felsefesini ve edebiyatını aktarmıştır. Günümüzde kısmen diğer toplumlara göre daha kapalı kutu şeklinde yaşama biçimine sahip olduğu bilinen İran,oldukça ilginç olarak dünyada interneti etkili kullanan ülkeler arasındadır. Dünya'nın dördüncü büyük blogger sayısına sahip ülke durumundadır.



Kaynakça:
http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0ranİran Tarihi-http://static.idefix.com/cache/0/270/387301Modern İran Tarihi-http://mcdn01.gittigidiyor.net/11330/tn24/113309484_tn24_0.jpghttps://onedio.com/haber/ortadogu-nun-gizemli-bir-gucu-olan-iran-hakkinda-bilinmesi-gereken-10-dikkat-cekici-tarihi-ozellik-492080
Paylaş:

28 Aralık 2017 Perşembe

Mariana Çukuru Nedir? - Dünyanın En Derin Noktası Neresidir?


Mariana Çukuru Nedir? - Dünyanın En Derin Noktası Neresidir? 

Mariana Çukuru, Büyük Okyanus'un batısındaki Mariana Adaları'nın en büyüğü olan ve en güneyindeki adası olarak bilinen Guam Adası'nın güney batısında, Japonya ve Endonezya’nın tam ortasında yer alır.Yapılan son ölçümlere göre en derin noktası yaklaşık 10.994 metredir. Uzunluğu 2.542 kilometre, genişliği ise 69 kilometredir. Mariana Çukuru'nu Dünya üzerindeki bilinen en derin nokta olarak biliyoruz. O kadar derin ki Everest'i ters çevirip başını bu noktaya denk getirsek dahi yüzeye 1 km'lik mesafe kalırdı.

Mariana Çukuru’nun nasıl oluştu


Kimi zamanlar yer kabuğunu oluşturan plakalardan bazıları birbirlerine yaklaşarak çarpışırlar. Bu çarpışma neticesinde plakalardan biri diğerinin altına girerek "dalma" adı verilen bir durum gerçekleştirir. Dalma durumunun anlamı ise yoğunluk bakımından üstün olan plakanın, daha az yoğun olan plakanın altına kayması olayıdır.  Bu bölgelerde şiddetli depremler görülebilir ve depremlerin oluştuğu derinlikler levhaların büyüklüğüne göre 700 kilometreyi bulabilir. İşte Mariana Çukuru da Pasifik Plakası ile Mariana Plakası’nın birbirine çarpması sonucu oluşmuş bir çukurdur.


Suyun içine atılan 1 kilogram kütleli metalin tabana ulaşması, yaklaşık olarak 1 saat sürer.Ancak, suyun yoğunluğu ve metalin özkütlesi de hesaba katıldığında, tabana ulaşma süresi artıp azalabilir. Dip noktasındaki basınç ise yeryüzündeki basınca göre yaklaşık 1000 kat daha fazladır.Mariana Çukuru'nda hayat belirtileri vardır. Yapılan araştırmalar, aşırı basınçlı ve soğuk ortamda yaşayabilen birçok mikroorganizma, balık ve yengeç türünü ortaya çıkarmıştır.Buradaki yaşamın temel dayanağı, 300 dereceye ulaşan volkanik püskürmeler ve buradan çıkan sülfürü metabolize edebilen bakterilerdir.Bu kadar derinde yaşayan balık türlerinin hayatları yüzlerce yılı bulabilmektedir. Buradaki canlıların, Prehistorik Dönemler'den(Tarihöncesi Dönem) bu yana aynı kaldığı
düşünülmektedir.


Mariana Çukuru Nasıl ve Nezaman Keşfedilmiştir?

1951 yılında "Challenger II" gemisiyle Büyük Okyanus'ta araştırma yapan bilim insanları, Mariana veya Larron takımadalarının doğusunda denize saldıkları sondanın 10.863 metreye kadar indiğini görünce, o güne kadar bilinen deniz çukurlarının (Filipinler, 10.540 metre, Japonya, 10.535 metre, Karmadek takımadaları, 9.425 metre) en derinini bulduklarını anladılar.

Dünyanın En Derin Noktası Mariana Çukuru Hakkında Özel Bilgiler...

23 Ocak 1960 yılında ise "Trieste" adlı batiskaf, denizin altında 10.916 metreye kadar inebildi.Batiskafın içindeki İsviçreli bilim insanı Jacques Piccard ile ABD Donanması'ndan Teğmen Donald Walsh, Mariana Çukuru'na inebilmeyi başaran ilk insanlar olmuşlardır.

Buldukları bu nokta 8.850 metrelik Everest dağını bile kolaylıkla yutabilecek olan Mariana Çukuru'ydu! Batiskaf: Çok yüksek basınçlara dayanabilen sert maddeden yapılmış çelik küre biçimli, dalış için benzin boşaltarak onun yerine deniz suyu alarak demir safra atan araç.İlk anda 11.521 metrelik bir derinliğe inildiği hesaplanmış, ancak 1995 yılında yapılan ölçümlerde doğru derinliğin 10.916 metre olduğu anlaşılmıştır.Derin noktaya iniş yaklaşık 3 saat 15 dakika sürmüş, burada 20 dakikalık bir sürenin ardından tekrar yüzeye çıkılmasıyla toplamda 5 saatlik bir sürede dalış ve yüzeye çıkış tamamlanmıştır.

25 Mart 2012'de, yönetmen James Cameron "Dikey Torpil(Deepsea Challenger)" adlı özel denizaltısıyla Mariana Çukuru’na tek başına inmeyi başardı.156 dakikada Dünya'nın tabanına inen, 3 saat incelemelerde bulunan Cameron, beklenenden daha kısa sürede, 70 dakikada yüzeye çıktı.James Cameron, okyanusun en derin noktası olan Challenger Deep’e inmişti ve böylece okyanusun en derin noktasına tek başına inen ilk insan olmayı başarmıştı.Burada çektiği görüntüler ve topladığı numunelerle iki yeni canlı türünün tespit edilmesini sağlamıştı.

Cameron tarafından bizzat tasarlanıp Avustralyalı mühendislerce inşa edilen denizaltı, Mariana Çukuru’nda bulunan metrekare başına 7.250 tonun üzerindeki basınca dayanıklıdır.Özellikle de The Abyss adlı filminde derin sulara ne kadar meraklı olduğunu zamanında göstermişti.Deniz seviyesindeki basıncın 1.100 kat daha yüksek olduğu derinlikte yaşayan bakteri miktarı, denizin 5-6 kilometre derinliğinde yaşayan bakteri miktarından neredeyse 10 kat fazladır.Derin denizlerdeki çukurlar, ölü deniz canlıları, yosunlar ve diğer organik canlıların oluşturduğu akıntılarla beslendiği için mikrobiyolojik yaşama uygun yerler olarak biliniyor. Ayrıca, bölgede sık yaşanan ve sığ sulardaki maddelerin yer değiştirmesine neden olan depremlerin de derinlerdeki besin zenginliğine katkıda bulunduğu düşünülüyor.

Mariana Çukuru gibi oluşumlar, derin okyanusların sadece yüzde ikisini oluştursa da küresel karbon döngüsü için büyük önem taşıyorlar. Çok derinlerde ölçüm yapmanın lojistik olarak çok zor olmasının yanı sıra, doğru veriler elde etmek de büyük önem taşıyor. Mariana Çukuru’nun derinliklerinden elde edilen bakteriler laboratuvar ortamında incelenmeye kalkılsa, ısı ve basınç değişimi nedeniyle öleceklerdir. Bu yüzden çukurdaki büyük basınca dayanıklı, orada ölçümler yapabilecek donanımlar geliştirilmiştir.Dip noktasındaki basıncın yeryüzündeki basınca göre yaklaşık 1100 kat daha fazla olduğunu belirtmiştik.

Bu derinlikteki basınç 108.6 megapaskaldır. Bu basıncın gücünü daha kolay anlatabilmek adına şöyle bir örnek verebiliriz: Ortalama ağırlıktaki bir insanın 30 santimetrekarelik bir alana(yaklaşık olarak dik durduğumuzda yere bastığımız alan) uyguladığı basıncın neredeyse 10.000 katı. Yani, üzerinize 10.000 adet 100 kilogramlık insanın çıkması gibidir. Bu basınçtan ötürü, bu derinlikte suyun yoğunluğu %4.96 civarında fazladır.

Kaynak: 
1 | 2 | 3
Paylaş:

6 Aralık 2017 Çarşamba

Dünyanın En Derin Noktası Neresidir? Mariana Çukuru Nerede



Dünyanın En Derin Noktası Neresidir? Mariana Çukuru Nerede ve Derinliği nekadardır?

Mariana Çukuru, Büyük Okyanus'un batısındaki Mariana Adaları'nın en büyüğü olan ve en güneyindeki adası olarak bilinen Guam Adası'nın güney batısında, Japonya ve Endonezya’nın tam ortasında yer alır.Yapılan son ölçümlere göre en derin noktası yaklaşık 10.994 metredir. Uzunluğu 2.542 kilometre, genişliği ise 69 kilometredir. Mariana Çukuru'nu Dünya üzerindeki bilinen en derin nokta olarak biliyoruz. O kadar derin ki Everest'i ters çevirip başını bu noktaya denk getirsek dahi yüzeye 1 km'lik mesafe kalırdı.

Mariana Çukuru’nun nasıl oluştu


Kimi zamanlar yer kabuğunu oluşturan plakalardan bazıları birbirlerine yaklaşarak çarpışırlar. Bu çarpışma neticesinde plakalardan biri diğerinin altına girerek "dalma" adı verilen bir durum gerçekleştirir. Dalma durumunun anlamı ise yoğunluk bakımından üstün olan plakanın, daha az yoğun olan plakanın altına kayması olayıdır.  Bu bölgelerde şiddetli depremler görülebilir ve depremlerin oluştuğu derinlikler levhaların büyüklüğüne göre 700 kilometreyi bulabilir. İşte Mariana Çukuru da Pasifik Plakası ile Mariana Plakası’nın birbirine çarpması sonucu oluşmuş bir çukurdur.


Suyun içine atılan 1 kilogram kütleli metalin tabana ulaşması, yaklaşık olarak 1 saat sürer.Ancak, suyun yoğunluğu ve metalin özkütlesi de hesaba katıldığında, tabana ulaşma süresi artıp azalabilir. Dip noktasındaki basınç ise yeryüzündeki basınca göre yaklaşık 1000 kat daha fazladır.Mariana Çukuru'nda hayat belirtileri vardır. Yapılan araştırmalar, aşırı basınçlı ve soğuk ortamda yaşayabilen birçok mikroorganizma, balık ve yengeç türünü ortaya çıkarmıştır.Buradaki yaşamın temel dayanağı, 300 dereceye ulaşan volkanik püskürmeler ve buradan çıkan sülfürü metabolize edebilen bakterilerdir.Bu kadar derinde yaşayan balık türlerinin hayatları yüzlerce yılı bulabilmektedir. Buradaki canlıların, Prehistorik Dönemler'den(Tarihöncesi Dönem) bu yana aynı kaldığı
düşünülmektedir.


Mariana Çukuru Nasıl ve Nezaman Keşfedilmiştir?

1951 yılında "Challenger II" gemisiyle Büyük Okyanus'ta araştırma yapan bilim insanları, Mariana veya Larron takımadalarının doğusunda denize saldıkları sondanın 10.863 metreye kadar indiğini görünce, o güne kadar bilinen deniz çukurlarının (Filipinler, 10.540 metre, Japonya, 10.535 metre, Karmadek takımadaları, 9.425 metre) en derinini bulduklarını anladılar.

Dünyanın En Derin Noktası Mariana Çukuru Hakkında Özel Bilgiler...

23 Ocak 1960 yılında ise "Trieste" adlı batiskaf, denizin altında 10.916 metreye kadar inebildi.Batiskafın içindeki İsviçreli bilim insanı Jacques Piccard ile ABD Donanması'ndan Teğmen Donald Walsh, Mariana Çukuru'na inebilmeyi başaran ilk insanlar olmuşlardır.

Buldukları bu nokta 8.850 metrelik Everest dağını bile kolaylıkla yutabilecek olan Mariana Çukuru'ydu! Batiskaf: Çok yüksek basınçlara dayanabilen sert maddeden yapılmış çelik küre biçimli, dalış için benzin boşaltarak onun yerine deniz suyu alarak demir safra atan araç.İlk anda 11.521 metrelik bir derinliğe inildiği hesaplanmış, ancak 1995 yılında yapılan ölçümlerde doğru derinliğin 10.916 metre olduğu anlaşılmıştır.Derin noktaya iniş yaklaşık 3 saat 15 dakika sürmüş, burada 20 dakikalık bir sürenin ardından tekrar yüzeye çıkılmasıyla toplamda 5 saatlik bir sürede dalış ve yüzeye çıkış tamamlanmıştır.

25 Mart 2012'de, yönetmen James Cameron "Dikey Torpil(Deepsea Challenger)" adlı özel denizaltısıyla Mariana Çukuru’na tek başına inmeyi başardı.156 dakikada Dünya'nın tabanına inen, 3 saat incelemelerde bulunan Cameron, beklenenden daha kısa sürede, 70 dakikada yüzeye çıktı.James Cameron, okyanusun en derin noktası olan Challenger Deep’e inmişti ve böylece okyanusun en derin noktasına tek başına inen ilk insan olmayı başarmıştı.Burada çektiği görüntüler ve topladığı numunelerle iki yeni canlı türünün tespit edilmesini sağlamıştı.

Cameron tarafından bizzat tasarlanıp Avustralyalı mühendislerce inşa edilen denizaltı, Mariana Çukuru’nda bulunan metrekare başına 7.250 tonun üzerindeki basınca dayanıklıdır.Özellikle de The Abyss adlı filminde derin sulara ne kadar meraklı olduğunu zamanında göstermişti.Deniz seviyesindeki basıncın 1.100 kat daha yüksek olduğu derinlikte yaşayan bakteri miktarı, denizin 5-6 kilometre derinliğinde yaşayan bakteri miktarından neredeyse 10 kat fazladır.Derin denizlerdeki çukurlar, ölü deniz canlıları, yosunlar ve diğer organik canlıların oluşturduğu akıntılarla beslendiği için mikrobiyolojik yaşama uygun yerler olarak biliniyor. Ayrıca, bölgede sık yaşanan ve sığ sulardaki maddelerin yer değiştirmesine neden olan depremlerin de derinlerdeki besin zenginliğine katkıda bulunduğu düşünülüyor.

Mariana Çukuru gibi oluşumlar, derin okyanusların sadece yüzde ikisini oluştursa da küresel karbon döngüsü için büyük önem taşıyorlar. Çok derinlerde ölçüm yapmanın lojistik olarak çok zor olmasının yanı sıra, doğru veriler elde etmek de büyük önem taşıyor. Mariana Çukuru’nun derinliklerinden elde edilen bakteriler laboratuvar ortamında incelenmeye kalkılsa, ısı ve basınç değişimi nedeniyle öleceklerdir. Bu yüzden çukurdaki büyük basınca dayanıklı, orada ölçümler yapabilecek donanımlar geliştirilmiştir.Dip noktasındaki basıncın yeryüzündeki basınca göre yaklaşık 1100 kat daha fazla olduğunu belirtmiştik.

Bu derinlikteki basınç 108.6 megapaskaldır. Bu basıncın gücünü daha kolay anlatabilmek adına şöyle bir örnek verebiliriz: Ortalama ağırlıktaki bir insanın 30 santimetrekarelik bir alana(yaklaşık olarak dik durduğumuzda yere bastığımız alan) uyguladığı basıncın neredeyse 10.000 katı. Yani, üzerinize 10.000 adet 100 kilogramlık insanın çıkması gibidir. Bu basınçtan ötürü, bu derinlikte suyun yoğunluğu %4.96 civarında fazladır.

Kaynak: 
1 | 2 | 3
Paylaş: