TARİH PERFORMANS VE PROJE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TARİH PERFORMANS VE PROJE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ocak 2013 Perşembe

Haremde Bulunan Cariyeler İstediklerinde Evlenebilirler miydi?

 
Haremde Bulunan Cariyeler İstediklerinde Evlenebilirler miydi?
Osmanlı Haremindeki cariyelerin evlenmeleri  konusu cariyelerin statüsüne göre ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekir.
·         Birinci Grup; Padişahların veya şehzadelerin haz odalığı olan cariyelerdir. Padişahlar, kendileri için odalık olarak terbiye edilen cariyelerin hepsi ile münasebet kurmuyordu. Münasebet kurdukları belli sayılarda idi. Bunların bir kısmı kadın efendi, bir kısmı ikbal oluyordu. Çocuk sahibi olanlar genelde ikbal  ve kadın efendi olurlardı. Aynı durum şehzadeler için de geçerliydi. Eğer Padişah olurlarsa, adalıkları kadın efendi veya ikbal olurdu. Olmazlarsa şehzade haremi olarak kalırlardı. Padişahların veya şehzadelerin münasebette bulunup da beğenmedikleri veya çocukları olmayanlar ise, çırağ edilirler ve hariçten münasip bir kimse ile evlendirilirlerdi; çeyizleri ve evi Padişahlar tarafından temin edilirdi.
·         İkinci Grup, hizmet cariyeleri, kalfalar ve ustalar; cariyelik süreleri olan 9 yılı doldurduktan sonra azad edilirler ve ellerine çırağ kağıdı denilen bir belge verilerek saraydan ayrılmalarına müsaade edilirlerdi. Ayrılmak istemeyenler haremde kalır veya Eski Saray’a gönderilirlerdi.
Kadın Efendi Nedir Kimdir?
Kadın Efendiler; Osmanlı Padişahlarının bazen dört kadınla evlenmek sınırına riayet ederek nikah akdi ile evlendikleri ve bazen de nikahsız olarak beraber yaşadıkları ve ancak ümm-i veled statüsündeki yani çocuk sahibi oldukları kadın veya kadın Efendi denilen cariyelerdir. Bunların sayıları en fazla sekize çıkmıştır. Ayşe Osman Oğlu ’na göre bunların çoğu nikah ile alınmaktadır. Nikah ile alınması, evlenilen kadın cariye de olsa, aynı anda dört kadından fazla olanı haran haline getirir. Dört adedine ulaşılınca ancak birisinden boşandıktan sonra diğerini nikahlayabilir. Halbuki bir anda dörtten fazla cariye ile  Kadın Efendiler olarak hayat yaşayan Padişahlar vardır. Bu duruma göre, böyle bir iddia bütün kadın efendiler için doğru değildir.
Padişahun ilk kadınına Baş Kadın Efendi denilirdi. Diğerleri de İkinci, Üçüncü, Dördüncü, Beşinci, Altıncı, Yedinci ve Sekizinci kadın Efendi diye anılırlardı. Baş kadın ve diğer kadın efendilere hususi daireler tahsis olunur ve emirlerine cariyeler ve kalfalar verilirdi.
Paylaş:

Gözde Nedir Pey Nedir Has Odalık Nedir? Hakkında Bilgi

 
Gözde Nedir Pey Nedir Has Odalık Nedir? Gözdeler Peyler ve Has Odalıklar Hakkında Bilgi
Padişahın sayıları genellikle dördü bulan ve aynı anda olmasa da bütün hayatı boyunca bazen yediye ve sekize ulaşan Kadın Efendileri, İkballer arasından seçilirlerdi. İkballer arasından Kadın Efendiliğe seçilen cariyeler, yine cariye statüsündeydi; ancak bazen Şeyhülislam’ın nikah akdi icra etmesiyle nikahlı olarak eş tarzında ve bazen de nikahsız cariye eş statüsünde Padişahın eşleri  tarzında hayatını sürdürürlerdi.

Gözdeler Peyler ve Has Odalıklar Nasıl Seçilirlerdi?
Genellikle Kadın Efendilerin arasından seçilen ikballer ise, has odalık, peyk veya gözde adı ile anılan cariyeler arasından seçilirlerdi. II. Mustafa zamanında ikbal müessesesi ortaya çıkıncaya kadar, Kadın Efendiler de doğrudan has odalık, peyk veya gözde adı ile anılan cariyeler arasından Padişah tarafından seçilirlerdi. İslam hukukuna göre, efendiler ve elbette ki  Padişahlar, başkalarıyla evli olmayan istifraş hakkı kendilerine ait bulunan cariyeleriyle karı-koca hayatı yaşayabilmekteydiler.
Osmanlı Padişahlarının karı-koca hayatı yaşayacakları cariyeler, Harem’e alınan cariyeler arasından temin edilirdi. Hazinedar ustanın nezareti altında saray terbiyesi alan cariyelerden, önce Padişahın şahsi ve hususi hizmetlerini görmek üzere Hünkar Kalfaları seçilirdi. Hünkar Kalfaları arasından Padişahın beğendikleri, peyk, gözde veya has odalık adıyla Padişah için ayrılırlardı. Has odalık, peyk veya gözde adıyla anılan cariyelere bir daire tahsis edilirdi.

Has Odalıklar da Peyk ev Gözde adıyla ikiye ayrılır;Peyk ve gözdeler de en fazla dörder adet olurlar. Bunlar arasından Padişah ile halvete giren ve Padişahın beğenisini kazananlar ile Padişah’ dan çocuğu olanlar ikbal veya Kadın Efendi olurlar. Diğerleri ise, harem haricinde bulunan erkek kölelerden biriyle evlendirilirlerdi. Erkek çocuk doğuran kadınlar mutlaka Kadın statüsü kazanır ve doğurduğu çocuk ilk erkek çocuk ise baş Kadın Efendi olurlardı.
Ayrıca, başta Penzer olmak üzere, Batılı yazarlar, Padişahın ikbal ve Kadın Efendilerin içlerinden tespit ettiği has odalık cariyelerin teminini ve seçilişini, gayri meşru ve kötü tarzlarda tavsif etmişlerdir ki bunların verdikleri bilgileri, ne bir Osmanlı Tarihi ve ne de arşivindeki belgeler tasdik etmemektedir. Muhteşem Yüzyıl dizisinde  de verildiği gibi cariyeyi oryantal benzeri dans ettirip bu dansı seyrederken  Padişahın cariyenin üzerine mendil atılması veya hamamlarda yıkanırken cariye seçmesi gibi buna benzer halvet tasvirleri, geçekle ilgisi olmayan yalan veya hayal ürünlerinden ibarettir.

Kaynak: OSAV -Prof. Dr. Ahmet Akgündüz –Doç. Dr. Said Öztürk
Paylaş:

İkbal Nedir ve İkballer Kimdir?

İkbal Nedir ve İkballer Kimdir?
İkbal, Osmanlı Padişahları ’nın beraber oldukları karı koca hayatı yaşadıkları ve genellikle çocuk sahibi olmadıkları cariyelere denir.
Bazı durumlarda çocuk sahibi olur olmaz Kadın Efendiliğe yükselmişlerdir. II. Mahmut‘un ikbali Pertevniyal Sultan gibi. Bazen de çocuk sahibi olmalarına rağmen, Kadın Efendi unvanını hemen almamışlar ve ikbal olarak kalmışlardır. Abdülmecid ‘in Baş ikbali Nalandil Hanım gibi.
İkbal Müessesesi, Osmanlı Tarihinde II. Mustafa ile başlamaktadır ve ismi de Şahin Fatma Hanım ‘dır. Daha sonra III. Ahmet ‘in 1, I. Mahmut’un 4, III. Mustafa’nın 1, III. Selim’in 1, II. Mahmut’un 4, Abdülmecid’in 6 ve II. Abdülhamit’in 4 ikbali tespit edilebilmiştir.
İkballer, Padişah’ın kadın efendilerinden sonra gelen ve karı-koca münasebetinde bulunduğu cariyelerdir. Padişah eğer, has odalık, peyk veya gözde tabir edilen cariyeler ile cinsel münasebette bulunur, bunlar gebe kalırlar ve sonradan çırağ (dışarıdan biri ile evlendirme) edilmezlerse, adı geçen cariyelere ikbal adı verilir. Birden fazla olmaları halinde sırasıyla baş ikbal, ikinci ikbal, üçüncü ikbal şeklinde anılırlardı. Sayıları aynı anda dördü geçmemiştir. İkbal meselesi, XVII. Yüzyıl sonunda duraklama ve gerileme devri padişahlarının tahta çıktıktan sonra aldıkları kadınlar olarak başlamış ve XIX. Yüzyılda ise Harem’in itibarlı kadınları arasında yerlerini almışlardır. I. Abdülhamid’e kadar hususi daireleri olmayan ikballer için I. Abdülhamid, Topkapı Sarayında  Gözdeler-İkballer Dairesini inşa ettirmiştir. Kadın Efendiler ile İkballerin en önemli özelliği, Padişahın vefatından sonra dastatülerini koruyabilmeleridir.

Kaynak: OSAV -Prof. Dr. Ahmet Akgündüz –Doç. Dr. Said Öztürk
Paylaş:

Saray’daki Cariyeler ’in Hepsi Padişahların Hanımları mıydı? Görevleri Nelerdi?

Saray’daki Cariyeler ’in Hepsi Padişahların Hanımları mıydı? Görevleri Nelerdi?
Osmanlı Padişahları, Harem dairelerinde istihdam ettikleri veya karı-koca hayatı yaşadıkları cariyelere şer-i şerifin hükümlerini aynen tatbik etmişlerdir. Osmanlı Hareminde Orhan Bey zamanından beri cariyelerin bulunduğu ve istihdam edildiği ifade edilmektedir. Ancak haremdeki sayıca artması, Fatih döneminden itibaren başlar. Zira Fatih devrinde devlet idaresi devşirmelerin eline geçtiği gibi haremde de böyle olmuştur. Nasıl devşirilen erkekler, Enderun Mektebinde  terbiye edilerek Osmanlı Devleti’nin askeri ve idari üst makamlarına yükselme imkanlarını elde etmişlerse, Harem mektebine alınan cariyeler de zekalarına, ahlaklarına ve güzelliklerine göre, evvela haremin hizmetçi statüsündeki grubu olan cariye, kalfa ve ustalar makamlarına ve sonra da Padişahlar tarafından seçilmeleri halinde Padişah ile karı koca hayatı yaşayan gözde, ikbal ve Kadın Efendi ve neticesinde valide sultan payelerine kadar yükselme imkanlarına kavuşabilmektedirler.
O halde harem mektebinde yetişen cariyeleri iki gruba ayırmak gerekir:
·         Birinci Grup, asıl haremin ve Padişah ile ailesinin hizmetini gören cariyeler grubudur ki, haremde sayıları bazen 400’e ve 500’e ulaşan cariyelerin %90 ‘ını bunlar teşkil etmektedir. Bunların, haremin ve Padişah ailesinin hizmetlerini ifa dışında herhangi bir şekilde Padişah ile karı koca hayatları mevzubahis değildir.
Bu hizmetçi cariyeler dört gruba ayrılır:
1-      Acemiler
2-      Cariyeler
3-      Kalfalar (Şakirdler)
4-      Ustalar (Gedikli Cariyeler)
Bu hizmetkar cariyelerin bekar olmaları ve haremde bulundukları sürece evlenmelerinin fiilen mümkün olmaması nedeniyle, her an şehzade veya Padişah’ın haremi arasına girmeleri her daim mümkündür. Padişah’ın haremi arasına girmediğinden veya giremediğinden dışarıdan evlenmek isteyenler, çırağ edilme adı altında evlendirilip haremden çıkarılırlardı.
·         İkinci Grup ise; Padişahın ailesi arasında yer alan gözdeler, ikballer ve kadın efendiler grubu idi.


Kaynak: OSAV -Prof. Dr. Ahmet Akgündüz –Doç. Dr. Said Öztürk

Paylaş:

16 Ocak 2013 Çarşamba

Osmanlı Haremi Kaç Kısıma Ayrılır?

Osmanlı Haremi Kaç Kısıma Ayrılır?
Şunu önemle hatırlatalım ki, bilindiği üzere, Osmanlı haremini üçe ayırabiliriz:
·         Hareme Medfhal; asıl harem kapısına kadar olan Hareme Medfhal (Antre) kısmıdır.Burada Darüs-Sa’ade Ağası ve Harem ağalarının emri altındaki erkek köleler istihdam olunmaktadır. Bu bölümde çalışan bir tek kadın köle yani cariye bulunmadığı gibi, izin alınmadan bu bölümde çalışan tavaşirlerden kimsenin asıl hareme girmeleri de mümkün değildir.
·         İkinci Kısım; asıl haremde yaşayan Kadın Efendilerin, Şehzade haremlerinin, padişahlarının ve Padişah ailesi mefhumu içine giren herkesin hizmetçisi durumunda olan cariyelerdir. Bu cariyeler, Harem’in işçi personeli durumundadır. Reisleri de Hazinedar Usta denilen cariyedir. Bunların padişahların karı-koca hayatı ile ilgileri yoktur.
·         Üçüncü Kısım; asıl haremde yaşayan ve Padişah’ın ailesi kavramı altında toplanan Kadın Efendiler, valide sultanlar, şehzade haremleri ve kendileri  ile karı-koca hayatı yaşayan cariyelerdir. Bu grubun reisi, zaman içinde değişmekle birlikte bazen Baş Kadın Efendi ve bazen de Valide Sultan olmuştur. 
 
Kaynak: OSAV -Prof. Dr. Ahmet Akgündüz –Doç. Dr. Said Öztürk
Paylaş:

Batılı Yazarların Harem Hakkında Söyledikleri Doğru mu?

Batılı Bazı Yazarların Kitaplarında Harem’le İlgili Yazdıkları Erotik Söylemler Doğru mudur?
Batılı bir kısım yazarların harem'le ilgili kitapları, erotik romanlar gibidir ve tamamen hayali olan sahnelerle doludur. Mesela Harem isimi ile yayınlanan bir roman türü bir eser, tarihi gerçeklerden maalesef çok uzaktır. Bilimsellik adı altında kaleme alınan çoğu araştırma eserlerinin bu etkiden kurtulamadığı görülmektedir. Harem için odalık cariye temini hakkında, ilk kalem oynatanlar Batılı yazarlar olmuştur. XVII. Yüzyılda başlayan bu yazıların ilkini, III. Mehmet ’in harem kadınlarını tasvir eden Thomas Dallam (1599) ‘ın yazıları teşkil etmektedir. Bunu Venedik Elçisi Ottavianao Bon (1606-1609), Robert Withers (1650), Rico, Madam Montegü (1717-1718) ve Fransız Fabrikatörü Flachat (1745-1755) takip etmiştir. Mesela Venedik Elçisi Bon’un Padişahlara odalık takdimi ile alakalı ve tamamen erotik romanları hatırlatan tasvirini maalesef, bütün Batılı yazarlar tekrar etmişlerdir. Biz, yalanlarını nakletmeye utandığımız gibi, mevcut belgelerin ve hatıraların hiçbiri, bu nakledilenleri tasdik etmemektedir.

Harem’e Aitmiş Gibi Gösterilen Çıplak Resimlerin Osmanlı kadınlarına Ait Olduğu Doğru mudur?
Harem’le ilgili, bazı kitaplarda ve dergilerde yayınlanan çıplak resimlerin de aslı esası mevcut değildir ve batılı bir kısım yazarlar, kendi hayallerindeki harem hayatını, ressamlar eliyle resme aktararak, meşru ve gayri meşru demeden neşretmişlerdir. Bunlar arasında özellikle Padişahın süt banyosu yaptığını, çırılçıplak cariyeler ortasında poz verdiğini gösteren resimler, tamamen hayal ürünüdür. Hubanname ‘de kaydediln bir doğum sahnesini canlandıran resim, Osmanlı kaynaklarında mevcut olanların en açık olanıdır. Zaten hususi dairede kalmak şartıyla gayri meşru da değildir.

Kaynak: OSAV -Prof. Dr. Ahmet Akgündüz –Doç. Dr. Said Öztürk
Paylaş:

15 Ocak 2013 Salı

Şehzade Mustafa Neden Nasıl Öldürüldü (Katledildi) Sebebi Nedir? Kanuni Sultan Süleyman’ın oğlu


Kanuni Sultan Süleyman’ın, oğlu Şehzade Mustafa’yı Hürrem Sultan’ın tahrikleriyle haksız yere öldürdüğü ve bu durumun Osmanlı tarihinde kötü bir dönüm noktası olduğu gibi rivayetler söz konusudur.

Acaba doğru mudur? Şehzade Mustafa’nın öldürülmesinin nedeni nedir? Şehzade Mustafa Hürrem Sultan yüzünden haksız yere mi öldürüldü?

‘’Kader hükmünü icra edince, insanların basar ve basireti bağlanıyor’’ kaidesi burada da geçerlidir. Meseleyi hemen bir hükme bağlamak doğru değildir. Tabi bu olayın tasvip edilecek bir yönü de yoktur.
Osmanlı tarihçilerinin beyanına göre, Şehzade Mustafa hayatta iken onunla beraber hayatta olan üç şehzade daha vardır; Şehzade Bayezid, Şehzade Cihangir ve Şehzade Selim. Sadrazam Rüstem Paşa ve Hürrem Sultan’ın ve hatta bazı tarihçilere göre Kanuninin meyli Şehzade Bayezid’e; Padişah, askerler, alimler ve meşayıhınmeyli Şehzade Mustafa’ya; harem halkının meyli ise babasıyla Saray’da beraber oturan ve sancağa çıkmayan Şehzade Cihangire idi. Selim hiç kimsenin aklından bile geçmiyordu. Zira kendi sancağında, çevresine toplanan musahiplerle eğlenceli bir hayat yaşıyordu. Taht işleri gündeme gelince de, ‘’Bakalım Mevla neyler? diye lakayt kalıyordu.

Ancak Kanuni Sultan Süleyman’ın eşi Hürrem Haseki Sultan’ın Şehzade Beyazid, Şehzade Selim ve Şehzade Cihangir’in annesi olması; Şehzade Mustafa’nın ise Mahi Devran Haseki Sultan’ın oğlu olması fitne ateşlemeye yeterli bir sebepti. Hürrem Sultan’ın ve Sultan Süleyman’ın biricik kızları Mihrimah Sultan ile evlenen ve 1544 yılında Sadrazamlık makamına gelen Rüstem Paşa, fitne ateşini körüklemeye başlar. Asıl arzusu Şehzade Bayezid’in tahta çıkmasıydı. Bunun için Şehzade Mustafa’nın tasfiye edilmesi gerekiyordu. Bu amaca ulaşmak üzere Damat, Kayınvalide ve kız bir plan hazırladılar. Osmanlı Devleti’ni en çok ürküten politik bir mevzu olan Anadolu’nun Şialaşmasını vesile ettiler.
Kanuni Sultan Süleyman Rüstem Paşa’nın komutasında İran Seferine çıkmak üzere bir ordu hazırlamıştı.

Bu olaydan sonrasını Solak-ı Zade’ den özetleyelim;
‘’Şaşılacak iştir ki, askerin dilinde hiç hoş olmayan sözler dolaşıyordu. Bazı gayr-ı makul sözler ile çadırlar dolup gizli ve aşikar söyleniyordu ki, ‘Padişah gayet kocaldı, yaşlılık vücudunu yıprattı. Bu günden sonra sefere çıkamaz. Onun için yerine Rüstem Paşayı Anadolu’ya serdar tayin etti. İnsaf o ki, Şehzade Mustafa yerlerine tahta geçmek istiyormuş; ancak Rüstem Paşa engel imiş’ Bu tür dedikodular tevatür derecesine geldi. ‘Söz yalan olmaz; yanlış olur’ dedikleri gibi, aslında Şehzade Mustafa yaşı kırkı geçmiş, ilim ve kahramanlık itibari ile şehzadeler arasından biricik idi. Ayrıca asker ve halk onu seviyor ve istiyordu. Maalesef bazı ahmaklar iyi niyetle ve bazıları ise kötü niyetle Şehzade Mustafa’ya bu sözleri ulaştırdılar ve onu isyan edecek merhaleye getirmeye çalıştılar’’.

İşte bu dedikodular üzerine, fesat şebekeleri, Şehzade Mustafa’nın İran Şah’ı Tahmasb ile gizlice ittifak yaptığına ve onun damadı olup babasını devireceğine Kanuni’yi ikna ettiler. Her ne kadar Kanuni, kendisine ilk açıldığında, ‘’Haşa Mustafa Ha’nım  bu küstahlığa cür’et ede. Bazı müfsidler kendi arzularını mülk ve saltanat ona kalmasın deyü iftira ederler’’ diye sert cevap vermesine rağmen, sahte mektuplar ve benzeri ve vesveselerle onun isyan edeceğine ve ihanet ettiğine inandı. Hatta 3. İran Seferi için yaptığı hazırlığa, Şehzade Mustafa’nın Konya Ereğlisi yakınlarında 30.000 kişilik bir orduyla katılmasını, ona isyan için geliyor zannetti.

Şehzade Mustafa Ne Zaman Nerede ve Nasıl Öldürüldü;
Rüstem Paşa’nın tahrikleri kötü amacına ulaşmış ve maalesef Şeyhülislam Ebüssuud Efendi’den de devlete isyan ettiğinden dolayı idam fetvası kamufleli bir şekilde alınmıştı. Bu fetva bile usulüne uygun alınmamıştır. Böylece araya giren müfsidlerin tahriki ile, Osmanlı tarihi’nin en acı ve haksız idamı gerçekleştirilmiştir.
960/1553 yılının Şevval ayında Sultan Mustafa babası ile görüşmek üzere geldiği çadırda boğdurulmuştur. Katli, devlete isyan suçundan dolayıdır; ancak deliller yanlış ve şahitler yalancıdır.

Kaynak: OSAV -Prof. Dr. Ahmet Akgündüz –Doç. Dr. Said Öztürk
Paylaş:

8 Ocak 2013 Salı

Yıldırım Beyazıt Kimdir? Hayatı Hakkında Bilgi

Yıldırım Beyazıt Kimdir?

SULTAN YILDIRIM BAYEZİD HAN
         OsmanlıSultanlarının dördüncüsü Bayezid Han 1360 yılında doğdu. Annesi GülçiçekHanım’dır. Çocukluğundan itibaren iyi bir eğitim alan Bayezid Han, şehzadelikdönemini Kütahya’da geçirmiştir. Babası ile birlikte Kosova savaşına katılmış,onun şehit düşmesi ile idareyi eline almıştır.
            
Sultan Bayezid, hükümdarlığının ilk yıllarını (1389–1392) Aydınoğulları, Saruhanoğulları, Germiyanoğulları, Menteşeoğulları ve Hamidoğulları beyliklerinikontrol altına almak için mücadele ederek ve buraların yönetimine kendisarayında yetişmiş kullarını atayarak geçirdi. Ardından kendisi Anadolu ileilgilenirken ihmal edilmiş bulunan Balkanlara yöneldi. Kendi aralarında mücadelehalinde olan Balkanlardaki yerel devletleri tekrar kontrol altına almak güçolmadı. Bu dönemde girişilen mücadele 1396’da Niğbolu’da Avrupa’nın en güçlüşövalyelerinden müteşekkil Haçlı Ordusunun yenilmesi ile son bulmuştur. NiğboluZaferi Osmanlıların Balkanlardaki hâkimiyetini pekiştirmekle kalmamış aynızamanda, Sultan Bayezid’in İslam topraklarındaki itibarını da artırmıştır. Buzaferden sonra Müslüman coğrafyada ‘Sultan’ olarak anılmaya başlanmıştır. Butarihten sonra İran, Irak gibi karışıklık içinde bulunan coğrafyalardan Anadolutopraklarına, Sultan Bayezid’in idaresine girmek üzere önemli ölçüde göçlerbaşlamıştır. 
  1399’da Anadolu’ya dönen Bayezid, Karaman ve Kadı Burhaneddin topraklarını ilhak ederek Toroslar’dan Tuna’ya kadar uzanan merkezi bir imparatorluk kurmuştur.
            
Bu arada Orta Asya ve İran’a uzanan güçlü bir imparatorluk kurmuş bulunan Timur(1335-1405); Anadolu topraklarına girmeden önce Çağatay, Harzemşah ve İlhanlı gibi hanedanların son varislerini de ortadan kaldırmış bulunmaktaydı. Bu nedenle kendisi bu hanedanların doğal varisi olarak görmekteydi. 1400 yılına gelindiğinde ise Anadolu topraklarına yönelerek Kadı Burhaneddin Devleti’nin başkenti olan Sivas’ı ele geçirdi. Bunu gören Türkmen Beyleri derhal Timur’un tarafına geçerek onun yanında yer aldılar.
 Sultan Bayezid ve Timur’un karşılaşması kaçınılmazdı. Türk dünyasının lideri olma iddiasındaki bu iki büyük hükümdar her ne kadar birbirlerinden farklı hedeflere sahip olsalar da birbirleri ile mücadele etmeye mecbur kalmışlardı. 
  
İşte bu halde iken iki tarafın ordusu 27 Ağustos 1402’de Ankara yakınlarında Çubuk Ovası’nda karşılaştılar. Coğrafya itibarıyla daha avantajlı bir konumda savaşa giren Timur’un ordusu daha kalabalıktı. Savaşın başında üstünlük sağlamasına rağmen, bazı Türkmen yedek kuvvetlerinin ve Sırp vasal kuvvetlerinin Timur’un tarafına geçmesi sonucunda Bayezid savaşı kaybetti. Osmanlı Ordusu yenildi ve Bayezid esir düştü. İki oğlu, Şehzade Musa ve Mustafa ile birlikte Akşehir’e sürgüne gönderilen Sultan 9 Mart 1403 tarihinde vefat etmiştir.
Sultan Bayezid tahta geçerken; Türkmen beylerinin desteklediği şehzade Yakup’a karşı devşirme unsurların desteğini alarak tahta çıkmıştır. Onun idaresi zamanında devşirme sistemi tekrar canlandırılmış ve Hıristiyan gençleri sadece bir asker olarak değil aynı zamanda bir Osmanlı ve idareci olarak da yetiştirilmeye başlanmıştır. Bunun yanında Sırbistan Kralı’nın kızı ile evlenmesi, Avrupalı prensliklerle nispeten iyi ilişkiler kurması, onun devşirme unsurların etkisinde kalmakla itham edilmesine sebep olmuştur.
  
Sultan Bayezid’in en büyük emeli şüphesiz İstanbul’u fethetmekti. Bunun için Boğaza Anadolu Hisarını yaptırmıştır. Üç defa İstanbul’u kuşatmasına rağmen hem Batıdan hem Doğudan gelen tehditler, diğer taraftan İstanbul kalelerini aşacak teknik yetersizlikler ve yabancı danışmanlarının etkisi, onu bu emeline kavuşmaktan mahrum bırakmıştır.  
 Merkezi hazinenin genişletilmesi, teşkilatlanma alanlarında önemli bürokratik yenilikler bu devire ait gelişmelerdir. Tahrir sistemine ait en eski kayıtlar bu döneme aittir. Ulemanın tasarrufundaki pek çok vakıf malı bu dönemde devlet erkine devredilmiş, idarede kul sistemi geniş ölçüde uygulanmaya başlamıştır. Hatta eski kayıtlarda, Bayezid’in, görevlerini suistimal eden kadıları çok şiddetli bir biçimde cezalandırdığına dair kayıtlar da bulunmaktadır.
 Diğer taraftan Sultan Bayezid, oldukça iyi bir idareci ve askerdir. Batıda ve Doğuda etrafını kuşatan düşmanlarına karşı aldığı kararlarda ve manevralarda son derece hızlı hareket etmesinden dolayı kendisine ‘Yıldırım’ lakabı verilmiştir.
Kaynakça
İnalcık, Halil. (2008), Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ (1300–1600. S: 21-22. YKY , İstanbul.
İnalcık, Halil. (2000), Osmanlı’da Devlet, Hukuk, Adalet, S:31. Eren, İstanbul.
Shaw, Standford. (1982),  Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye, s: 54–62. e yay. İstanbul
Paylaş: