kimdir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kimdir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ocak 2018 Pazar

Pedagoji Nedir? Ne Demektir? Pedagog Kimdir?


Pedagoji; "çocuk bilimi." Çocuklarda davranış bozuklukları ve kökenini araştıran bilim dalıdır. ... (Paid=çocuk, ago=bilim). Buna göre yalın anlamı ile pedagoji; çocuk bilimi demektir.

Çocuklar, bir ülkenin kalkınmasında ve gelişmesinde en önemli yapı taşlarıdır. Öyle ki yarınları kendilerine emanet edeceğimiz çocuklarımız için doğdukları günden itibaren özenle hareket ediyoruz. Çocuklarımızın gelecekte karşılaşabileceği sorunları engellemek için pedagog desteği alabiliyoruz. Aslında, pedagoji bilimi de tam olarak bunu hedefliyor. “Pedagog ne demek?” ve “pedagojinin uzmanlık alanları nelerdir?” Aşağıda bu başlıkları inceleyerek konuyu daha iyi anlayabiliriz.

Pedagoji Nedir?

Çocukların, bir ülkenin geleceğini oluşturan en önemli yapı taşlarından olduğunu söylemek hiç te zor olmayacaktır. İşte pedagoji de gelecek teşkil eden bu çocukların, ruhsal, fiziksel ve duygusal durumlarını inceleyen bilim dalıdır. Pedagoji bilimi, çocukların duygusal, zihinsel ve de sosyal gelişimlerini inceleyerek ruh sağlığı hakkında bilgiler edinmeye çalışan bir bilimdir.

Pedagoji bilim dalında uzmanlaşmış yani bu bilim dalıyla ilgilenen kişilere ise “pedagog” adı verilmektedir. Bakıldığında pedagojinin gelecek adına oldukça önemli etkileri bulunmaktadır. Bunun nedeni ise, bu bilim dalının çocukları ruhsal yönden inceleyerek onların toplum geleceği adına ruhsal açıdan sağlıklı bireyler yetiştirilmesine olanak sağlamasıdır. Çocuk eğitimi, hepinizin de bildiği gibi doğumdan itibaren yani ailede başlamaktadır. Çocuk eğitimi, ülke devletleri açısından da büyük önem taşımaktadır. Bu sebepledir ki; ailelerin yanı sıra, devletler de çocukların yetiştirilmesine büyük katkılar sağlamaktadır. Ruhsal açıdan bakıldığında, kaliteli bireylerin yetişmesi adına ve toplumun geleceği açısından, pedagoji bilimine sıkça başvurulması gerekmektedir.

Pedagog Nedir? Kimdir?

Pedagog, çocukların özellikle zihinsel gelişimini ve psikolojisini takip eden, olası problemlere karşı danışmanlık yaparak çözüm üreten uzmanlara denir. Bunun yanında, sadece psikolojik problemler karşısında değil; fiziksel, zihinsel, sosyal ve duygusal açıdan doğru çocuk yetiştirme adına da rehberlik yaparlar. 

Pedagojinin Önemi Nedir? 

Türkiye’de pedagog kelimesi halk arasında Çocuk Psikolojisi Uzmanı (Çocuk Psikoloğu) olarak yanlış algılandığı için son 5 yıldır bu kavramın çocuk psikoloğu kavramıyla eş anlamlı kullanılması daha da yaygınlaştı. Bununla birlikte pedagog unvanı alan uzmanlar da çocuk psikoloğu gibi çocukları tedavi etmeye başlamış durumdadırlar. Pedagog unvanı olmayan çocuk gelişimi ve eğitimi bölümü ve anaokulu öğretmenliği bölümlerinden mezun olan anaokulu öğretmenleri bile anaokulu öğretmeniyim yerine pedagogum diyerek kendilerini çocuk psikoloğu gibi tanımlamaya başlamışlardır.
Pedagog kelimesinin gerçek anlamı çocuk eğitmenidir. Fakat onlar Türkiye’de yanlış algılanan çocuk psikoloğu anlamında bu unvanı kullanarak hasta görmektedir ve bu çok yanlış bir işleyiştir. Burada aldatıcı olan çok önemli nokta ise pedagog zaten çocuk eğitimcisidir, Çocuk psikoloğu değil. Diğer taraftan pedagog kelimesi halk arasında çocuk psikoloğu gibi algılandığı için çocuk psikolojisi uzmanları pedagog unvanını kullandığı için pedagog kelimesi çocuk psikoloğu kelimesiyle eş anlamlı gibi algılanmaya başlanmıştır. Bunu fırsat bilen sadece pedagog unvanı olanlar ve psikoloji alanında başka eğitimleri olmayan pedagoglar çocuk psikoloğu gibi çalışmaktadır. Bunla birlikte pedagog unvanı olmayanların bile bu unvanı kullanarak çocuk psikoloğu gibi çalışmaktadır. Çocuk psikoloğu gibi derken çocuk psikoloğu değiller ama bu görevi bu alanda yeterli eğitimleri olmamalarına rağmen yerine getirmeye çalışmaktadırlar.

Pedagogların Hizmet Verdikleri Alanlar Nelerdir?


1. Eğitim
2. Zeka seviyelerinden kaynaklı uyum
3. Öğrenme problemleri
4. Aile danışmanlığı
5. Terbiye ve eğitim
6. Bilirkişi

Pedagojinin Alt Dalları Nelerdir?
1. Orthopedagoji
2. Eğitim Pedagojisi
3. Antropedagoji
4. Transkültürel Pedagoji

ÇOCUĞUM İÇİN HANGİ DURUMLARDA PEDAGOG DESTEĞİ ALMALIYIM?

  • Çocuğun yalan söylemesi
  • Çocuğun paylaşmayı bir türlü öğrenemiyor olması
  • Kardeşleriyle kavga etmesi
  • Oyun veya teknoloji bağımlılığı
  • Çocukta inatçılık
  • Beslenme alışkanlıkları
  • Çocuğun eğitimsel problemleri
  • Uyku alışkanlığı kazanamama
  • Yemek yememe
  • Uyum problemleri (uyumsuzluk)
  • Bağlanma problemi
  • Tuvalet eğitimi ve benzeri durumlarda pedagog desteğine başvurabilirsiniz.

Okullarda eğitim süreçlerinin daha verimli olması için çalışmalar yürütmektedirler. Eğitim konularında, materyallerinde veya genel olarak süreçte bir hata varsa düzeltilmesini önermektedirler. Bunlarla birlikte çocukların okulla ilgili problemlerine yani uyumsuzluk, başarısızlık, isteksizlik, disiplin suçları vs. gibi çözüm arayıp, rehberlik yapmaktadırlar.
Üstün zeka veya zeka geriliği gibi az rastlanır durumlarda çocukların uyum problemlerini incelemekte, araştırmakta, çözüm üretmeye çalışmaktadırlar.
Çocuklarda dikkat eksikliği gibi öğrenmeye engel oluşturabilecek problemlerin üstesinden gelmek için çalışmalar yürütmektedirler.
Ebeveyn ve çocuk ilişkilerinde rehberlik yapmaktadırlar.
Çocukları olumlu davranışlara sevk etme, hayata hazırlama ve olumsuz davranışlardan uzaklaştırma gibi sorumlulukları bulunmaktadır.
Resmi kurumlarda alınan kararlara etki etme, rapor hazırlama gibi sorumlulukları da mevcuttur.
İnceleme alanı çocuklar olan pedagoji biliminin de bazı alt dalları bulunmaktadır. Bunları da açıklamaları ile sıralamak mümkün olacaktır.
Sosyal açıdan uyumsuz olan ve toplumda problemli olarak tabir edilen çocuklar bu alt dalda incelenmektedir. Toplumda dışarıya karşı olumsuz tutum ve davranışlar göstererek suç işleme potansiyeli olan çocuklar, pedagojinin bu alt dalı sayesinde analiz edilmektedir. Ve sorunların çözümü için incelemelerde bulunulmaktadır.
Eğitim kavramı, doğumdan itibaren başlayan bir kavramdır. Bu kavram ilk olarak aile tarafından yürütülürken, daha sonra okullar ve çeşitli eğitim kurumları tarafından devam ettirilir. Eğitim pedagojisi ise, çocukların çeşitli dönemlerde aldığı eğitimlerde uygulanması gereken politikaların ve eğitim yöntemlerinin belirlenmesini sağlar.
Antropedagoji, pedagojinin insan bilimi anlamına gelen antropoloji ile birleşmesi sonucunda meydana gelmiştir. Bu bilim, tarihsel süreç içerisinde önemli olan tarihsel kişiliklerin, davranışlarını, tavırlarını ve de tutumlarını incelemektedir.
Kültür kavramı ülkeden ülkeye, hatta bölgeden bölgeye farklılıklar gösterebilmektedir. Transkültürel Pedagoji ise; bir toplumda önemli olan kültür anlayışlarının çocuk yetiştirmeye ne denli etkisi olduğunu araştırmaktadır.
Sonuç olarak çocuklar gibi hassas bir durum için çocuk psikolojisi uzmanınızı özenle seçmelisiniz. Çünkü bahsedilen herhangi bir yetişkin psikolojisi değildir. Çocuk ruh sağlığı çok önemli bir konudur. Eğer çocukluk dönemi içerisinde doğru bir tedavi uygulanmaz ise çok ciddi problemlere neden olabilmektedir. Yanlış bir müdahalenin telafisinin mümkün olmadığını herkesin bilmesi gerekmektedir. Çocuklarınızı doğru bir çocuk psikolojisi uzmanına götürmeniz dileğiyle.
Yukarıdaki maddeler, çocuk gelişimi konusunda işin uzmanı bir pedagogdan alabileceğiniz desteklerden sadece bir kısmıdır.
Herhangi bir aksaklık karşısında pedagog yardımı almayı tercih ettiğimiz gibi ortada hiçbir aksaklık yokken de pedagog danışmanlığı almayı tercih edebiliriz. Yani, -ileride bir gün- çocuk psikoloğu veya çocuk psikiyatristine ihtiyaç duymamak için, ailemize ve çocuğumuza danışmanlık yapacak uzman pedagoglardan destek almak istememiz de oldukça normaldir.
UNUTMAYIN: Pedagoglar, ebeveynlerin göremediği (ya da normal karşıladığı) detayları görerek çocukta bir problem olabileceğini önceden fark edebilir; bununla ilgili çeşitli testler de yapabilirler. Örneğin, çocuklarda dikkat problemleri genellikle okula başladıklarında açığa çıkar. Eğer bir pedagogdan danışmanlık/rehberlik hizmeti alıyorsanız dikkat problemleri gibi çocuklarda sıklıkla görülebilen problemlerin erken teşhis edilmesini sağlayabilirsiniz. Bu da pedagogların önemini bir kez daha hatırlatan önemli bir ayrıntıdır.
Paylaş:

Şah İsmail Kimdir? Nedir? Nerelidir? ve Türk müdür? (Şah İsmail Hakkında Bilgi)


Tarih derslerinde karşımıza çıkan, Türk Tarihine ve tarihte önemli izler bırakmış Türk Hakanlarını (Hükümdar veya Padişahlarını) merak edenlerce de sıkça araştırılan; Şah İsmail veya I. İsmail,tam unvanıyla Ebu'l-Muzaffer Bahadır el-Hüseynî, Safevî Tarikatı'nın lideri ve Safevi Devleti'nin kurucusu ve ilk hükümdarıdır.

Şah İsmail Kimdir? Nedir? Nerelidir?

I. İsmail veya Şah İsmail (doğum tarihi 17 Temmuz 1487 Erdebil, Akkoyunlular - ölüm 24 Mayıs 1524; Erdebil, Safevî Devleti)

Şah İsmail, 17 Temmuz 1487 tarihinde Erdebil şehrinde Safevî Tarikatı'nın şeyh ailesinin çocuğu olarak dünyaya geldi. Baba tarafı Şeyh Safiyüddin'in sülalesinden olup İsmail'in babası Şeyh Haydar, dedesi ise Şeyh Cüneyd'dir. İsmail'in annesi (Alemşah Halime Begim) Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'nın kızıdır.

14 yaşında tahta geçen Şah İsmail, Osmanlı tarihçilerinin göstermek istedikleri gibi Acem değildir. ”Acem mülküne oturmuş bir Türk Hakanı’dır”. Tıpkı Rum topraklarında oturan Osmanlı‘nın Rum olması gerekmediği gibi, Acem topraklarını ele geçiren Şah İsmail’in de İran topraklarında hüküm sürdüğü için Acem olması gerekmez. Safevi devletinin başkenti Tebriz, Azerbeycan‘ın en önemli kentlerinden biridir. Gerek nüfus, gerekse kültür bakımından Tebriz Türk‘tür. Bugünkü İran devletinde nüfusun yarıya yakını Azeri Türkü’dür. Tarihte coğrafya adları kavim adları yerine sık sık kullanılmaktadır. Urfalı Mateos da vakayinamesinde Anadolu’ya gelen Selçuklu ordularını ”İranlı kavimler ”olarak tanımlar.

Bugün İran’da yaşayan Türk boyları şunlardır; Azeri, Kaşgay, Avşar, Kaçar, Şahseven, Türkmen, Karakalpak, Hamse, Kengürülü, Karadağlı.

Şah İsmail, devşirme Osmanlı tarihçilerinin “etrak-ı bi-idrak”‘ veya “nadan” olarak tanımladığı Türkmen-Türk adına şiirlerinde şu güzel anlamı yükler ”Sen ey Türk-i peri peyker ”(Sen ey peri vücutlu, melek endamlı Türk). Ulu atası Şeyh Safi ”Pir-i Türk ” olarak tarihi belgelere kayıt düşülmüştür. Hırslı, zeki, iyi eğitimli, inançlı, adaletli, şair ruhlu ve cömert bir liderdir. ”Ululuk istersen, kulluk eyle” diyecek kadar alçak gönüllü, topların, tüfeklerin üzerine yalın kılıç gidecek kadar cesur fakat tüm bu olumlu yanlarına rağmen düşmanlarına karşı oldukça acımasızıdır.

Divanında Türk kimliği karşısında Arap ve Acem kimliğini küçümser.Hatta onları haksızlıkla suçlar.

Yetdükçe tükenir Arab’un kuy u meskeni,
Bağdat içinde her nice Türkman kopar.
Şirvan halaiki kamu Tebriz’e daşına
Mülk-i Acem sorar ki, kıyamet kaçan kopar ?

Şah İsmail, Şirvan’da hüküm süren Şirvanşahlar hanedanlığının kendisini Anuşirevan veya Acem soyuna dayandırdığı gerçeğinden yola çıkarak Acemliler için kıyametin geldiğine hükmetmektedir. Bu Şah İsmail’de ”Türk ” kimliğinde duyulan aşırı bağlılığın ”milli taassup ” duygusuyla bütünleştiğini açıkça ortaya koymaktadır. ”Ey Türk titre ve kendine gel” diyen Göktürk Hakanını göz önüne almazsak ‘kavmiyetçilik’ bilinci bu denli yüksek başka bir yöneticiye rastlamak mümkün değildir.

Zamanla devşirme yöneticilerin eline geçen Osmanlı, kuruluşundan bir süre sonra kurucu unsurlar olan Türkmenlere artık sırtını dönmüştür. Askerini, yöneticisini devşirme Hiristiyan ahaliden alan Osmanlı, Türkmen’i ordusunu besleyecek, vergi alacak, savaşlarda ön saflara sürülecek bir zümre olarak görmektedir. Tabii ki burada Osmanlı’nın bir kurnazlığı da gözden kaçırılmak lazım. Devşirme görevini icra edip gitmektedir, yönetimde hak iddia edecek ne siyasi ne de etnik bir gücü vardır. Oysa Türkmen’in arkasında bazen binlerce obadan oluşan boyu-aşireti vardır. Oğuz -Türk töresine göre güçlü bir Türkmen beyi yönetimde hak iddia edebilir. Osmanlı basit bir şekilde bu törenin önüne geçmiştir.Devşirmeleri kullanarak Türkmen’leri yönetimden uzak tutmuş, onları her zaman bir tehlike unsuru olarak görmüş, yer yer büyük aşiretleri bölerek yerleşik hayata geçirmeye çalışmış yer yer de Hiristiyan azınlıkları ve yerleşik Türkmen’leri Sünni-İslam potası içinde eritmiştir.

Amerikalı ortaçağ tarihi uzmanı Rudi Paul Lindner, Göçebeler ve Osmanlılar adlı eserinde, Osmanlı-Safevi çatışmasının basit bir İslami anlayış faklılığı olarak değerlendirmemesi gerektiğini, olayın kır ve tarım, göçebe ve çiftçi, Habil ve Kabil arasındaki eski bir mücadelenin devamı olduğunu belirtiyor ve ekliyor; Habil’in katili Kabil yerleşik bir çiftçiydi, Habil de göçebe. İran Safevileri 16. yüzyıl başlarında Osmanlı güçleriyle savaşa tutuştuğunda, ”İran ” güçleri büyük ölçüde Türk’lerden, Osmanlı’nın ”Türk” askerleri de büyük ölçüde Balkan halklarından oluşuyordu. Sırp ya da Arnavutları Osmanlı’ya dönüştüren yanlızca çocuklarının askere alınması değildi. Türk olmayan Osmanlılar yanlızca Bizanslılar değildi.

Gerçekten de olay merkez-çevre çelişkisidir. Yerleşik unsurların hakim olduğu Osmanlı ordusu merkezde, göçebe unsurlara dayanan Türkmenler yani Safeviler merkezin dışındadır. Oysa Osmanlı ordusunun bel kemiğini oluşturan Yeniçeriler aynen Safevi Türkmenleri gibi İmam Cafer mezhebinden, Hacı Bektaş tarikatındandır.

Buradaki asıl çelişki ekonomik ve etniktir. Yeniçeriler ve diğer devşirmeler merkezde oldukları için yerleşik sistemin ve devletin tüm nimetlerinden fazlasıyla faydalanmaktadırlar, Türkmenler için böyle bir durum söz konusu değildir. Bektaşilerle Kızılbaş Türkmenlerin kaderi ise Bektaşilerin 16 Haziran 1820 tarihinde Padişah 2.Mahmut tarafından yasaklanmaları ile kesişir. Devletin içinde olan Bektaşiler artık Kızılbaşlar gibi taşraya sürülmüştür. Tekkelerin kapatılması, kovuşturmalar, sürgünler, idamlar ve benzeri uygulamalar Yavuz’un döneminde Kızılbaşların başına gelenlerle benzerlik arz etmektedir.

Şah İsmail Türk müdür?


Tabiki zor koşullar inanç olarak aynı olan bu iki gurubu birleştirmiştir. Artık adları Alevi-Bektaşi olarak birlikte anılır olmuştur. Safeviler devleti, Anadolu’dan giden 24 Oğuz boyuna bağlı Türkmenler tarafından kurulmuş, Türk kültür ve töresine göre düzenlenmiş bir devletidir. İçinde Acem, Arap, Kürt vs. etniklerden tebalar vardır ama kurucu unsurları ve yöneticileri Anadolu Türkmen’leridir. Osmanlı tarihçisi Hoca Saadeddin Efendi, ”bir alçak başına taç alıp çıktı, idraksiz Türkler etrafında mürid oldular ” diyerek, Şah İsmail’i ve Kızılbaş Türkmen devleti Safevileri kast etmektedir. Sonuç olarak Şah İsmail ”Acem mülküne oturmuş bir Türk Hakanı’dır”.

Şevket Süreyya Aydemir’den alınan aşağıdaki diyaloglar Osmanlı’daki Türk kavramını ve Kızılbaşların Türklüğünü çok yalın bir şekilde yansıtmaktadır ;

”Fakat asıl şaşkınlığım ikinci derste oldu. Daha ilk sual cevaplarda anlaşıldı ki bu askerler yalnız hangi dinden olduklarını değil, hangi milletten olduklarını da bilmiyorlardı.

-Biz hangi milletiz ? deyincede her kafadan bir ses çıktı ;
-Biz Türk değil miyiz? deyincede hemen
-Estağfurullah !!!..
diye karşılık verdiler. Türklüğü kabul etmiyorlardı. Halbu ki biz Türk’tük. Bu ordu Türk ordusuydu. Türklük için savaşıyorduk.
Asırlarca süren maceradan sonra tek sığınağımız ancak Türklük olabilirdi.

Fakat ne çare ki bu ”Biz Türk değil miyiz ?” diye sorunca ”Estagfurullah diye cevap verenlerin görünüşüne göre TÜRK demek KIZILBAŞ demekti.”

Osmanlı devletinin kuruluşunda da Türkmenler kızıl börk giymektedir. İtalyan kaynakları Osman Bey’i ”kızıl börk Otman’ ‘olarak kaydetmişlerdir. Orhan Bey zamanında devlet görevlilerine ak börk giydirilmiş, böylece yönetici sınıf ile halk (Türkmen) birbirinden ayrılmıştır. Osmanlı tarihçileri, Anadolu Türkmenlerinden oluşan Osmanlı ordusu askerlerini ”kızıl börklü” olarak tanımlamaktadır.

Daha sonraları Otman Gazi her nasılsa Osman Gazi olmuş, kızıl börke (Kızılbaş) de oldukça kötü anlamlar yüklenmiştir. Aslında Safeviler devletinin kuruluşu, Osmanlı’nın kuruluşu ile benzeşmektedir.Ana kaynak ”kızıl börklü Türkmenler”dir, gazilerdir. Osmanlı vergi toplama işini bazı yöneticilere ve derebeylerine ”götürü ” vermiş ”sen bana bu kadar ver, ne toplarsan topla ” demiştir. Devşirme yöneticilerin akıl vermesiyle o kadar ileri gidilmiş ki Orta-çağ Avrupa’sında görünen ”bekaret vergisini ” aynen taklit ederek ”gerdek gecesi hakkı”adı altında, Anadolu topraklarında uygulamışlardır.


Ekende biçende ortalıkta görünmeyen Osmanlı yemeye gelince ortaktır Türkmene. Anadolu, Türkmen için yaşanır bir yer olmaktan çıkmıştır. Ağır vergiler altında ezilen, horlanan Anadolu Türkmenleri bunlardan dolayı ”Açılın kapılar Şaha gidelim ” demektedir. Bir Osmanlı tarihçisinin(Kemal Paşazade) de belirttiği gibi ”Türkler terk ettiler diyarlarını, yok pahaya sattılar davarlarını. “Pir Sultan’ın dizelerindeki bazı detaylar o günlerin Anadolu’sundaki sosyal kargaşayı açıkça anlatmaktadır. ”Türkmen kalkıp yaylasına yürümez, bozulmuş aşiret, il bozuk, bozuk ”.

Erdebil dergahı Anadolu Türkmenleri için bir çekim merkezi olmuş, Anadolu’dan İran’a çok ciddi bir nüfus göçü başlamıştır. Rumlu, Ustacalu, Tekelü, Şamlu, Varsak, Çepni, Arabgirlü, Turgudlu, Bozcalu, Acirlu, Hınıslu, Çemişkezeklu, Kaçar, Avşar, Bayat, Karamanlu, Bayburtlu, İspürlü, Beydili (bkz. 11) boylarına mensup Türkmenler akın akın Safevi’ye katılmışlar, Kızılbaş-Türkmen devletini yüceltmişlerdir.

Bu Anadolu Türkmenlerinin devşirme Osmanlı’ya tepkisi olarak algılanmalıdır. 15. yüzyılda Anadolu’daki bazı Türkmen ayaklanmaları şunlardır: Şah Kulu Baba ayaklanması (1511), Nur Ali Halife ayaklanması (1512), Bozoklu Şah Celal ayaklanması (1518), Şah Veli ayaklanması (1519), Baba Zünnun ayaklanması (1526, Zünnunoğlu Halil ayaklanması (1527), Kalender Çelebi ayaklanması (1527). Bu ayaklanmalar Osmanlı ve Selçuklu tarihçilerinin sık sık söz ettikleri ”ayağı çarıklı, başı kızıl börklü ”Türkmenler tarafından icra edilmiştir. Bu ayaklanmalarda esas neden iktisadidir. Dinsel ve etnik boyut daha sora gelir. Bu dönemde Anadolu çoğunlukla Alevi-Türkmenlerden oluşmaktadır. Bu niteliğiyle Türkmenler, Sünni-devşirme Osmanlı’ya muhalif olup Safevi-Türkmen devletine daha yakındır. Şah İsmail’in ortaya çıkışıyla Anadolu Türkmenleri, kendi soylarından, kendi inancından bir öndere sahip olmuş ve onu bir kurtarıcı görerek bağlanmışlardır. Dünya tarihinde bir lidere bu derece bağlılık örneği yoktur.

Yavuz Sultan Selim, Çaldıran yolunda geri dönmek isteyen askerlerine, Şah’ın askerlerinin ”Şah için ölmek ” için birbirleriyle yarıştıklarını söyleyerek, ‘sizler geri dönelim derken utanmıyor musunuz?’ diye sormuştur (Kühün-ül-Ahbar bkz.2).

Gerçekten de kendilerinden sayıca oldukça fazla olan ve çağının son tekniği toplar, tüfeklerle donanmış Osmanlı ordusuna karşı ok, yay, kılıç gibi klasik silahlarla cesurca savaşmışlar fakat toplar ve tüfekler karşısında yenik düşmüşlerdir. Yavuz topların tüfeklerin ardında savaşırken, Şah atına binmiş kılıç elde en önde savaşmış, hatta bir ara Yavuz’un çadırına çok yaklaşmış, Osmanlı askerleri bütün güçleriyle ordugahı savunmak zorunda kalmışlardır.

Şah, Yavuz’un en iyi adamlarından biri olan Malkoçoğlu’nu kendi elleriyle bir kılıç darbesiyle ortadan ikiye, kelleden ata kadar bölmüştür.

Şah İsmail bu olayı kendi dizelerinde şöyle anlatıyor:

Şah bir kılıç urdu ki
Kelleden indi ata
Melhuçoğlu (Malkoçoğlu) attan düştü
Şah anda geriye kaçtı
Beş yüz elli tüfekçi
Şah’ın ardına düştü

1783’de Paris’de yayınlanan Osmanlı İmparatorluğu Tarihi adlı eserde Selim’in, Şah İsmail’in güçlerinin sayısını bir türlü öğrenemediğini yazıyor ve ekliyor ”İranlılar hükümdarlarına o kadar bağlıydılar ki, içlerinden bir tanesi bile Selim’in tarafına geçmedi ; oysa Türklerden bir çoğu Şah İsmail‘in ordugahına sığındılar” u kaynakta Şah ‘ın güçlerinin sayısı 30.000 olarak verilmiş ve tamamının atlı süvari birliği olduğunu, Şah’ın piyade askerinin olmadığını aktarıyor. ”Osmanlı güçlerinin çok altında ” olduğu da özellikle belirtiliyor (Osmanlı güçleri 150.000 civarında kaydedilmiş kayıpları da 30.000 olarak veriliyor).

Diğer kaynaklarda olmayan başka bir detay ise şöyle aktarılıyor ;İran geleneklerine göre (bu Türkmen geleneklerine göre olacak çünkü bunun örneğini Türk tarihinde Baba İshak yakalanmasında en son olarak da Kurtuluş Savaşımızda görebiliriz) kocalarını savaşta yalnız bırakmamış bir çok kadın buldular. Ayrıca ölüler arasında kocalarıyla birlikte omuz omuza savaşmış olan bir çok silahlı kadının cesedine rastlandı. Selim bunların kendilerine yakışır bir şekilde gömülmelerini emretti. Şah İsmail, kendi tarihçisi Rumlu Hasan’ın, Ahsenü’t Tevarih adlı eserinde aktardığı gibi Tanrının kendisine ve askerlerine yardım ettiğine inanıyor ve (Bakara suresi 249)” Nice az topluluk var ki, Tanrının izniyle çok topluluğa galip gelmiştir” ayeti doğrultusunda hareket ediyor, kendisinden kat kat büyük ordulara saldırmaktan çekinmiyordu.

Çaldıran’a kadar da hiç bir savaşında yenilgi görmedi.Osmanlı ateşli silahları kullandığı halde Şah İsmail bunları inancı gereği kullanmıyordu. Bu eserde (1783 Paris) aktarılan başka bir konu ise iki hakanın savaşmalarının bir sebebinin de ”Kürtlerin kışkırtması” olduğu yolundadır.Başka kaynaklar da bu görüşü destekliyor.Kürtlerin sık sık yön değiştirdikleri, ikili oynadıkları ve Safevi’ye karşı Osmanlı’yı kışkırttıkları, savaştan sora da bu hizmetleri karşılığında Doğu Anadolu’yu Osmanlı’dan aldıkları tarihi bir gerçek.(Bu gün de aynı oyunu Ortadoğu’da malum güçleri arkalarına alarak oynamaya çalışıyorlar mı?Başkaları savaşacak, onlar toprak sahibi olacaklar.)

Safevi – Kürt- Osmanlı İlişkileri:

Paolo Giovio ‘nun Türklerle İranlılar arasındaki savaşla ilgili anlattıkları işte bunlardır.Söyledikleri Şah İsmail’in selefi ve kayınpederi Uzun Hasan’ın ordusunda hizmet etmiş olan Angiolello’un anlattıklarına üç aşağı beş yukarı uymaktadır. Bu yazar, eğer Sultan, İsmail’in Türkiye sınırındaki derebeyleri ve özellikle Şah’ın düşmanı olan Kürtler tarafından kışkırtılmamış olsaydı, hiç bir zaman İsmail’e karşı savaşa girişmemiş olacağını söyler.Bitlis dağlarında yaşayan Kürtler, İsmail’in Tatarlara karşı savaşmakta olduğu ve kuvvetlerinin uzakta, ta Horasan’da bulunduğu sırada Selim’i İran’a davet etmişlerdir.

Kürtlerin Safevi düşmanlığının nedenini Safevi kaynaklarında bulmak mümkün.Han Muhammed Ustacalu ve Sarıkaptan Zülkadir arasındaki savaş;

Han Muhammed, padişah ordusundan ayrılıp, Kara Hamit ‘e yöneldi. Oranın egemeni Emir Bey Musullu’nun kardeşi Gaytemiz Bey karşı geldi ve şehri teslim etmedi. Bu nedenle yiğit gaziler çölde kışladılar. Diyarbakır kürtleri, ordunun dört bir yanına saldırıp, tek tek yakaladıklarını öldürüyorlardı. Gıda stoku yok denecek kadar azalmıştı. Gıda stokunun tükenmekte olduğunu öğrenen Han Muhammed, kürtlerin kışlasına yöneldi, fakat Kürtlerin bulunduğu yere ulaşmanın ve onları ele geçirmenin zor olduğunu görünce, (bir savaş hilesine başvurdu) onlardan kaçmaya başladı. Kürtler de kendisini izlediler. Düzlüğe geldiğinde, Muhammed Han, can yakan bir şimşek gibi onlara çarptı. Kürtlerden bir çoğunu öldürdü ve yaraladı. Kürtler de kılıç ve süngülerle kıyamet gibi etkin ordudan bazılarını öldürdüler. Sonunda fetih ve zaferin esintisi Muhammed Han’dan yana oldu ve Kürtler kaçtılar. Gaziler onları izlediler ve yaklaşık yedi bin kişiyi öldürdüler. Onların bölgesinden çok miktarda ganimet ve yiyecek ele geçiren gaziler daha sonra ordularına döndüler.

912 – (1506/7) YILININ OLAYLARI: Hakan İskender Şan ( Şah İsmail) bu yıl Hoy’da Kışladı. Büyük emirlerini Kürt Sarım’ ın üzerine yolladı. Zafere sığınmış ordu, o yolunu yitirmiş gurubun ülkesine varınca, Kürt’ler gök gibi yüksek dağlara sığındılar. Gaziler onların memleketini yağmaladılar ve o imansızların çoğunu öldürdüler. Bu sıralarda Sarım’ın çatışmaya hazırlandığını ve bu amaçla dağın eteğinde bulunduğunu öğrendiler. Zaferi ilke edinmiş askerler o işe yaramazı defetmeye yöneldiler. Kürtler de savaş amaçlı adımlarını ileriye atınca aralarında çetin bir savaş cereyan etti. Her taraftan da çok sayıda insan öldürüldü. Ünlü Emirlerden Şamlu Abdi Bey ve Tekeli Mühürdar Sarı Ali de öldürülenler arasındaydılar. Bayram Bey Karamanlu ve Hulefa Bey padişah ordusuna döndüler.

914 – (1508/9) YILININ OLAYLARI: Han Muhammed Ustacalu, Mardin yaylasını onurlandırdı, Kardeşi Kara Bey’i Cezire’yi yağmalamak için gönderdi. Kara Bey buyruğu yerine getirdi ve imansız Kürtlerin çoğunu öldürdü ve çok miktarda ganimetle Mardin’de Han’ın ordusuna katıldı.

Yukarda da görüldüğü gibi Safevi güçleri sık sık kürtlerle savaşmaktadır.

Şah İsmail 24 Mayıs 1524'te 37 yaşındayken iç kanamadan öldü, Erdebil'deki Safevi Türbesi'ne defnedildi. Şah İsmail'in on bir çocuğu vardı, bunların altısı erkek ve beşi kız idi.


Kaynakça:
http://www.bilgicik.com/yazi/1-sah-ismail-turk-kaganlari-ve-sultanlari/
Paylaş:

Rene Descartes (Renatus Cartesius) Kimdir?


René Descartes (Latince yazılışı ile Renatus Cartesius) 31 Mart 1596 - ö. 11 Şubat 1650), Dünyaca ünlü Fransız filozof, matematikçi ve de yazar.

Hayatının çoğunu Hollanda'da geçirmiş olup, Modern Filozofinin Babası unvanını almıştır ve kendisini takip eden Batı felsefesi çoğunlukla onun günümüzde hala çalışılan yazılarına cevap niteliğindedir. Özellikle "İlk Felsefe Üzerine Düşünceler" hala çoğu üniversitenin felsefe bölümünde standart bir kaynak olarak kabul edilir.

Descartes'ın matematiğe katkısı da aynı derecede belirgindir; uzaydaki bir noktayı bir numaralar seti olarak işaretleyebilmeyi ve cebirsel denklemleri iki boyutlu koordinat sisteminde geometrik şekiller olarak göstermeyi (ve tam tersini) sağlayan Kartezyen koordinat sistemi, ismini Descartes'tan alır.

Cebir ve geometri arasında bir köprü olan, sonsuz küçükler hesabı ve analizi için elzem olan, analitik geometrinin de temellerini Descartes atmıştır. Bir deha örneği olarak tanımlanan Descartes aynı zamanda bilimsel devrimdeki anahtar kişilerden biridir. Kendisinden önceki filozofların otoritesini ve kendi algılarının kesinliğini kabul etmeyi reddetmiştir.

Felsefesinin birçok ögesi geç Aristotelesçilik, 16. Yüzyılın yeniden dirilmiş stoacılığı, içerisinde emsallerini gösterir. Descartes felsefesinde, ekollerden iki temel noktada farklılık gösterir: korporel maddenin durum ve şekil olarak ayrıldığı ve doğal fenomenlerde doğal veya ilahi herhangi bir uç nokta olduğu kanılarına karşı çıkar.

Teolojisinde, Tanrı'nın yaratma eylemindeki mutlak özgürlüğü üzerinde durur. Descartes belki de en çok, Metot üzerine konuşmanın 4. ve Felsefenin İlkelerinin 1. bölümlerinde geçen "cogito ergo sum (düşünüyorum öyleyse varım)" şeklindeki felsefi cümlesiyle tanınır.

Rene Descartes Hayatı Hakkında Bilgi

Descartes, 1628'den itibaren, 15 yıl süren geziler, savaşlar ve serüvenlerden sonra yerleştiği Hollanda'da, batı düşüncesini altüst eden bir felsefe sistemi kurdu.Öğrendiğinin, gördüğünün, duyduğunun, inandığının hepsini birden büsbütün silerek, her şeyden kuşkulanmaya başladı. Yalnız tek bir şeyden emindi: düşüncenin varlığı. Buradan hareketle, evrenin açıklamasını yaptı. Metot üzerine konuşmada hep karmaşıktan basite inerek, gerçeği kuşatmaya yarayacak kuralları bir bir saydı.

Felsefeyi, bütün inceleme kitaplarının Latince yazıldığı bir çağda, Fransızca yazarak ve «sağduyu dünyada en iyi bölüştürülmüş şeydir» diyerek, herkesin, uzman olmayanların bile anlayabileceği bir duruma indirgedi. Descartes her tür araştırmanın pratik niteliği üzerinde ısrarla durur. Ona göre en önemli bilimlerden mekanik, insanlara yardım edecek makineleri yapma sanatı; tıp, vücudu ve ruhu tedavi etme sanatı; ahlak, mutlu yaşama sanatıdır.


Descartes, zamanının bilginleriyle, hükümdarlarıyla ve soylularıyla ilişkiler kurmuştur. Ona hayran olan İsveç kraliçesi Cristina, Descartes'ı sarayına davet etti. Descartes, elli dört yaşında Stockholm'de öldü.

Şüpheciliğe farklı bir yaklaşım getirmiştir;

  • Septik şüphe, 
  • Metodik şüphe. 

Ona göre septik şüphe anlamsızdır. Olması gereken metodik şüphedir. Metodik şüpheyi şu şekilde uygular: Önce tanrıdan, çevreden, kendinden ve başka insanlardan şüphe eder. Bunu şüphe edemeyeceği son sınıra kadar götürür. Şüphe etmek düşünmektir. Düşünmek vârolmaktır. "Düşünüyorum o hâlde varım" noktasına ulaşır.

Latince "De omnibus dubidantum" (Her şeyden şüphelen) en önemli sözlerindendir. Hayatı boyunca sabahları geç kalkma alışkanlığı oldu. 1649 yılında, zamanın İsveç Kraliçesi Christina'nın davetiyle Stockholm'a yerleşti ve burada kraliçeye dersler vermeye başladı. Kraliçenin isteğiyle, filozofun uyanık olmaya alışık olmadığı kadar erken bir saat olan, sabah beşte yapılan dersler ve ülkenin soğuk iklimi yüzünden Descartes, İsveç'e gelişinin birkaç ay ardından 11 Şubat 1650'de zatürreden dolayı yaşamını yitirdi.
Paylaş:

6 Ocak 2018 Cumartesi

M. Hakan Semerci Kimdir? (Ötüken Birliği Partisi)


M. Hakan Semerci, Ötüken Birliği Partisi kurucu genel başkanıdır.Şu an itibari ile hakkında pek bilgi sahibi değiliz, ancak önümüzdeki zamanlarda adını sıkça duyacağımız kesin...

Programa göre parti “Türk milletinin, Türk yurdunda kayıtsız şartsız hâkim, tam bağımsız ve birlik olarak yaşamasını amaçlayan Türkçü düşüncenin ürünü” olarak kuruldu.Türkçülük düşüncesiyle yola çıktığını açıklayan partinin programında, “Türk’ü dünyada en üstün ırk olarak gördüğümüz için, Türkiye Türklerindir demek için kurulduk” ifadesi yer alıyor.Partinin sosyal medya hesabında yer alan bilgilere göre kurucu genel başkanı M. Hakan Semerci oldu. Semerci, sosyal medya hesabı üzerinden bugün Cumhuriyet gazetesinin linkini şöyle paylaştı:





Ötüken Birliği Partisi Nedir? Kurucusu, Programı ve Amaçları Hakkında Bilgi



Paylaş:

İş Bankası Kimin? İş Bankası'nın Sahibi Kimdir? - İş Bankası Ortaklık Yapısı Nedir?


Türkiye İş Bankası A.Ş., kısaca İş Bankası, Türkiye'de bireysel ve ticari bankacılık hizmeti sunan en büyük özel bankadır. 1924'te Mustafa Kemal Atatürk'ün kurduğu İş Bankası, Cumhuriyet döneminin ilk ulusal Türk bankasıdır. İş bankasının ilk genel müdürü Celal Bayar'dır.

İş Bankası Kimin? İş Bankası' nın Sahibi Kimdir?

1924 senesinde Ankara’da faaliyete başlayan İşbank Mustafa Kemal Atatürk’ün yönergeleri ile kurulmuş olmasının yanı sıra ilk milli banka olma özelliğine sahiptir.Celal Bayar liderliğinde kurulmuştur.Kurtuluş savaşından ve cumhuriyetin kurulmasından sonra Türkiye’nin aşması gereken finansal sorunların olması nedeniyle tasarrufu teşvik ederek toplanacak fonlarla bütün ekonomik faaliyet kollarını finanse edebilecek, gerektiğinde çeşitli alanlarda sanayileşme hareketinin başlatılmasına kendi kaynakları ile destek verecek bir kuruma ihtiyaç duyulmaktaydı.


İthalat ve ihracatın yabancılar tarafından yapılıyor olması ve bu işlerin bir Türk şirketi tarafından yapılması gerektiği ile ilgili görüşmeler sonrasında 250 bin TL’lik ilk sermayesi Atatürk tarafından karşılanarak kuruluşu gerçekleştirilmiştir.

İlk kuruluş kararları İzmir Birinci İktisat Kongresi’nde alınan İşbank iki şube ve 37 çalışan ile 26 Ağustos 1924 tarihinde faaliyete başlamıştır.Atatürk’ün 250 bin TL’lik sermeyeyi karşılamış olması bankanın kuruluşu işin yeterli olmadığından gerekli olan 1 milyon TL’nin geri kalan kısmı 36 farklı ortaktan alınarak kuruluş gerçekleşmiştir. İşbank kuruluşu itibari ile sadece bankacılık alanında değil ülkenin ihtiyacı bulunan alanlarda ki yatırımları da üstlenmiştir.

Banka şeker, cam, dokuma sektörlerinde yer almasıyla beraber , maden, liman, kömür işletmeleri gibi çok çeşitli alanlarda iştiraklere girişmiştir.1927 senesi itibariyle İtibar-ı Milli Bankası ile birleşen İşbank sermayesini 4 milyon TL’ye yükselterek faaliyetlerini sürdürmeye devam etmiştir.


Ülkenin tasarruf bilincini geliştirmek için ciddi atılımlarda ve çalışmalarda bulunan iş bankası 1928 senesinde Türkiye’ye ilk kumbarayı getirerek birikimi desteklemiştir. 1932 senesinde Almanya ve Mısır’da şube açarak dünya finans sektörüne giriş yapan İş bankası yurt dışında şube açan ilk Türk bankası olma özelliğine sahiptir.

1950 senesinde iştirak sayısını arttıran İş Bank imalat sektörü ilk sırada olmak üzere bir çok iş kolunda yatırım yaparak itici güç konumuna gelmiştir. 1980 senesinden sonra şube sayısını arttıran İş Bank 1982 senesinde ilk ATM’leri Türkiye’ye getirmiştir.

1996 senesinde mavi hat isimli ilk müşteri hizmetlerini hizmete sunmuş ve 1997 senesinde ilk internet şubesi açarak bankacılık sektöründe ki öncülüğünü devam ettirmiştir. İş bankası 1.300’ün üzerinde ki şube sayısı ve 24 binin üzerinde ki çalışan sayısı ile günümüzde Türkiye’nin 2. en büyük bankasıdır.Kuruluşu itibari ile İş Bank halka açık bir bankadır.

İş Bankası Ortaklık Yapısı Nedir?


Munzam Sandığı aracılığı ile çalışanlar ve emekliler bankanın %40,1’ine ortak durumundadır. Bu nedenle ortaklık yapısı olarak Türkiye’de bulunmayan bir yapıya sahiptir. İş Bankası Munzam Sandık Vakfı İş Bank çalışan ve emeklilerinin dahil olduğu bir vakıftır.

İş Bank’ın %40,1’nin hissesine sahip olan İş Bankası Munzam Sandık Vakfı dışında diğer hissedarlar , Atatürk hisseleri olarak adlandırılan hisseye sahip olan %28,09 dilimde ki Cumhuriyet Halk Partisi ve halka açık olan pay %31,7 olmak üzere dağılım göstermektedir. Cumhuriyet Halk Partisine ait olan %28,09’lük hisselerin temettü geliri ise Atatürk’ün vasiteyi gerekçesi ile Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu’na bırakılmıştır.Bu bilgiye göre İşbank’ın sahibinin İşbank çalışanları ve emeklilerinin olduğu söylenebilmektedir.
Paylaş:

4 Ocak 2018 Perşembe

John Wilkinson Kimdir? Kısaca


John Wilkinson Kimdir? 


    John Wilkinson: Sanayici
Doğum tarihi: 1728, Little Clifton, Birleşik Krallık
Ölüm tarihi ve yeri: 14 Temmuz 1808, Bradley, West Midlands, Birleşik Krallık
Ölüm nedeni: Diyabet
Ebeveynler: Isaac Wilkinson


John Wilkinson (1728-1808) İngiliz sanayici. John ‘Iron Mad’ Wilkinson dökme demir imalatını ve kullanımını geliştirdi. Yaptığı döküm silindirler buharlı motorların gelişiminde önemli rol oynadı.
Paylaş:

Benjamin Franklin Kimdir? Kısaca Hayatı Hakkında Bilgi


Benjamin Franklin (17 Ocak 1706, Boston - 17 Nisan 1790 Philadelphia), Amerikalı yayımcı, yazar, mucit, felsefeci, bilim insanı, siyasetçi ve diplomattır.

Benjamin Franklin Kimdir?

Amerikalı yayımcı, yazar, kaşif, bilim adamı, diplomat ve siyasetçi. Thomas Jefferson ve John Adams ile birlikte bağımsızlık bildirgesini hazırlamıştır, bu sebepten Amerika Birleşik Devletleri’nin kurucularından biridir. Ülkesinin temellerinin oluşmasında büyük bir payı olmasının yanı sıra, paratonerin mucididir. Güneş ışığından daha fazla yararlanmak için, saat uygulamasını da ilk olarak başlatan Franklin için bir antolojide, buluşları ve başarılarından bahsedildikten sonra “Benjamin Franklin şair hariç her şeydir” denilmiştir.


17 Ocak 1706‘da, onyedi çocuklu bir ailenin oğlu olarak Amerika’da doğdu. Kalabalık ailesinde, anne babasının önceki evliliklerinden olan üvey kardeşleri de vardı. Sabun ve mum imalatçısı olan babası Josiah Franklin’in onbeşinci, annesi Abiah Franklin’inse sekizinci çocuğuydu. Küçüklüğünde yüzmeyi çok seviyordu ve iyi bir yüzücü olarak bilinmekteydi. 10 yaşında okulunu bırakarak bıçakçılık yapmak üzere çıraklığa başladı.

Bu konuda başarılı olamayacağını anlayıp, 12 yaşında, basımevi yöneten ve liberal bir gazete yayınlayan ağabeyi William Franklin’in yanında çalışmaya başladı. 1722’de henüz 16 yaşındayken, orta yaşlı bir kadının kişisel mektuplarından oluşan ilk yazı dizisi “Silence Dogood”u yazdı. Ben’in hızlı düşünme becerisi ve güçlü vücuda uygundu ve çok geçmeden, ülkenin en başarılı yayıncılarından biri oldu.

Ancak ağabeyiyle çalışması oldukça zorlaşmaya başladığında, şirketiyle olan tüm bağlarını kopardı ve 1723’te Boston’dan ayrılmaya karar verdi. New York’a yerleşmeyi düşünmesine rağmen, kentte yayıncıya ihtiyaç duyulmaması nedeniyle, Philadelphia‘ya gitti. Kente vardığı ilk gün, onu çok etkileyen Deborah Read’le tanıştı ve ona aşık oldu. 1729’da ortağıyla birlikte “Pennsylvania Gazete”i satın aldı ve gazete Benjamin Franklin’in yönetiminde ülkenin en çok okunan yayınlarından biri haline geldi. 1730’da Deborah Read’le evlenmesinin ardından, nükteli sözleri ve bilgece tavsiyelerine yer verdiği ve adını, Franklin’in yakın arkadaşı kaptan John Paul Jones’un vaftiz edildiği savaş gemisi Poor Richard’dan alan, Poor Richard: An Almanack , (Fakir Richard: Almanak) gazetesini kurdu. Oldukça popüler olan gazetede Franklin’in yayınladığı deyişlerinin ünü günümüze kadar gelmiştir. 1732–1757 yılları arasında yönetmenliğini yaptığı gazetede Richard Sounders imzasıyla yazılar yazdı. Siyaset, felsefe, bilim, iş ilişkileri gibi konuların tartışıldığı Junto adlı bir kulüp, dışında kütüphane, hastane ve yangına karşı sigorta şirketi de kurdu. Basımevlerini çoğalttı.


1731’de ilk oğlu William Franklin, 1732’de ise Francis Franklin dünyaya geldi. 1736’da oğlu Francis’in acı kaybından sonra, Philadelphia meclis sekreteri oldu ve siyasete atıldı. 1743’te kızı Sarah Franklin doğdu ve aynı yıl fırtına hareketlerinin gözlemlenebileceği sonucuna vardığı çalışmalar yaptı. 1744’te tasarımını kendisi yaptığı ve “Pennsylvania Şöminesi” aden bu yeni soba, tasarımı geliştirilerek günümüzde “Franklin’in Sobası” olarak anılan modelin ilk versiyonuydu. 1748’de yayıncılıktan emekli olmasından 2 yıl sonra, Pennsylvania meclisine seçildi ve arazi vergisine karşı olan büyük ailelerle mücadele etti.

İngiliz Amerikası postalarının genel müdürlüğüne getirildikten sonra posta servisinde çeşitli düzenlemeler yaptı. Bu dönemde, elektrik mekanizmasıyla ilgili araştırmalar yapan Franklin, elektrik yüklerindeki artı ve eksi uçlarını keşfetmesiyle “Elektriğin Korunumu” ilkesini ortaya attı.


Fırtınalı bir havada uçurtma uçurarak gerçekleştirdiği deney sonunda, şimşeğin elektriksel olduğunu keşfetti., iki yardımcısını elektrik çarpması nedeniyle trajik biçimde kaybettiği bu deneyler sırasında Paratoner’i de keşfetti. Ayrıca, güneş ışığından daha fazla yararlanmak için, saat uygulamasını başlattı. 1757‘de “Kuzey Amerika Sömürgeler İsyanı”nın başlangıcında, sömürgelerde yaşayanların şikayetlerini Londra‘ya iletmekle görevlendirilen Franklin, 1765‘teyse, koloninin damga resmi kanununa karşı itirazlarını Lord Grenville‘le görüştü.

 1772‘de sömürge halkına karşı hakaretler içeren mektuplarını ele geçirdiği Massachusetts valisi Hutchinson‘u ele vermesiyle kolonideki itibarının artmasından sonra, Amerikan Kongresi’ne milletvekili seçildi. 1776‘da Thomas Jefferson ve John Adams ile birlikte bağımsızlık bildirgesini hazırladı. Eylül 1776’da kongre, ekonomik ve askeri yardım istemek üzere aralarında Franklin’in de bulunduğu üç kişilik bir komisyonu Fransa‘ya gönderdi. Franklin, Fransız dışişleri bakanı Charles Gravier ile görüşmelerinde çok başarılı oldu. 1775–1783 Amerikan Bağımsızlık Savaşı sonunda İngiltere ile barış görüşmelerini sürdürmek üzere seçilen diplomatlardan birisi olarak İngiltere’ye gitti. İngiltere ile barış antlaşmasının imzalanmasından sonra 1785‘te Amerika’ya döndü. 1787‘de Philadelphia Anayasa Kurultayı‘nın çalışmalarına katılan Franklin, 17 Nisan 1790’da hayatını kaybetti.

Benjamin Franklin Sözleri;

“İnsan paranın sahtesini yapar, para da insanın.” “Delilik aynı şeyi tekrar tekrar yapıp farklı sonuç beklemektir.” “Bu dünyada kesin bir şey var ise o da ölüm ve vergidir.” “Kim seni kendinden daha fazla kandırdı?” “Görmek kolay, önceden görmek zordur.” “Hırs ile mutluluk birbirlerini hiç görmezler.” “İnsanlar her zaman kahraman olamazlar ama her zaman insan olabilirler.” “İyi mazeretler bulmayı başaranların, başka şeyler başarabildiği çok nadiren görülür.”
Paylaş:

Tarihteki Önemli Buluşlar Nedir? ve Mucitleri Kimdir?


Dünya tarihi dünden bugüne pek çok önemli buluş veya icatlar buluna bulana bu günlere gelinmiş ve önemli gelişmeler sağlanmıştır. Bulunan icatların bir kısmı sınırlı şekillerde faydalar sağlamış, pek çok önemli icat veya buluş ise dünya tarihini dolayısı ile insanlık tarihini direkt olarak etkilemiştir. Tabi her daim ilk akla gelen soru, dünyanın en büyük buluşu nedir? sorusuna hemen öyle şudur veya budur demek kolay değildir.Dünyanın en önemli buluşu pek çok bilim adamına ve önem derecesine göre farklılık gösterebilir. Bu araştırmamızda işte bu soruya daha geniş bir cevap bulmaya çalışacağız...İşte dünya ve insanlık tarihini etkileyen tarihteki önemli buluşlar ve bu buluşlara imza atan değerli mucit bilim insanları hakkında bilgiler.

Tarihteki Önemli İcatlar ve Mucitleri;

Arşimet (M.Ö. 287 – M.Ö. 212) – Yunan matematikçisi, fizikçi, mühendis, mucit ve gökbilimci. Suyun kaldırma kuvvetini buldu.


Cai Lun (M.S. 50-121 ) – Cai Lun, çinli politikacı ve yöneticidir. Kağıtı icat etti.
Leonardo Da Vinci (1452 – 1519) – İtalyan sanatçı ve bilim adamı. Da Vinci çok çeşitli makineler icat etti ve 3-500 yıl sonra uygulanabilir olduklarını ispatlayan prototip paraşütler, tanklar, uçan makineler gibi modeller çizdi. Daha pratik buluşları arasında optik lens, taşlama makinesi ve çeşitli hidrolik makineler vardır
Galileo (1564-1642) – İtalyan bilim adamı. Galileo teleskopu icat etti. Dünyanın doğası hakkında devrimci teoriler üretti ve istapladı. Ayrıca bir pusula geliştirildi.
Isaac Newton (1642-1726) İngiliz bilim adamı, fizikçi ve astronom. Newton teleskopunu icat etti. Bu icadı, teleskopların kapasitesini büyük ölçüde geliştirdi ve optik bozulmayı azalttı.  oldu.
Tomas Savery (c.1650-1715) İngiliz mucit. Kuyulardan su pompalamak için kullanılmaya başlanan ilk buhar makinelerinden birinin patentini aldı. Savery buhar makinesi basitti, fakat buhar makinelerinin sonraki gelişmelerinde bir başlangıç ​​noktası oldu.
Thomas Newcomen (1664 – 1729) Savery’in icadını baz alarak çalıştı ve suyun pompalanması için daha güvenli ve etkili olan atmosfer basıncını kullanarak bir buhar makinesi icat etti.
Jethro Tull (1674 – 1741) – İngiliz tarımsal girişimci. Tull, tohum ekim makinesini icat etti. Tohum ekme makinesi, tarımda verim artışına yol açtı. Bu icat sanayi devriminden önce tarım devrimi için önemli bir buluştu.
Abraham Darby (1678 – 1717) İngiliz mucit ve işadamı. Darby kokdan büyük miktarlarda pik demiri üretmek için bir süreç geliştirdi. Kok ergitilmiş demir sanayi devriminde çok önemli bir hammaddedir.
John Harrison (1693 – 1776) İngilizce marangoz ve saat yapımcısı. Denizde boylamı ölçmek için bir cihaz icat etti. Bu, okyanuslarda seyahat etmenin güvenliğini artırmak için hayati bir buluştu.
Benjamin Franklin (1705 – 1790), yazar, mucit, felsefeci, bilim insanı, siyasetçi ve diplomat. Elektrik araştırmaları üzerinde çalıştı. Paratoner, Franklin sobası, Cam Armonica ve iki odaklı gözlüğü icat etti.
William Cullen (1710-1790) İskoç doktor ve kimyager. İlk buzdolabının temelini icat etmekle ilgili tasarımlar üzerinde çalıştı. Tasarımlarını pratik kullanıma uygun hale getirme işi başkaları tarafından yapıldı.
John Wilkinson (1728-1808) İngiliz sanayici. John ‘Iron Mad’ Wilkinson dökme demir imalatını ve kullanımını geliştirdi. Yaptığı döküm silindirler buharlı motorların gelişiminde önemli rol oynadı.
Richard Arkwright (1732 – 1792) İngiliz sanayici. Bir devrim açan dokuma tezgâhını buldu. Bu icadı tekstil sektörüne çok büyük bir basamak atlattı ve dokumanın atölyelerden fabrikalara taşınmasında önemli bir rol oynadı.
James Watt (1736 – 1819) – Trenlerde kullanıma uygun buhar makinesinin İskoç mucidi. Yoğuşma odası keşfi, buhar verimliliğini büyük ölçüde geliştirdi. Buhar makinelerinin, su pompalamaktan çok daha geniş bir alanda kullanılmasına olanak sağladı.
Alessandro Volta (1745-1827), İtalyan fizikçisi, Volta ilk elektrokimyasal pili icat etti. İcat ettiği pilde çinko, bakır, sülfürik asit ve su gibi bir elektrolit kullandı.
Humphrey Davy (1778-1829) – Davy lambasının İngiliz mucidi. Lamba, metan gazının bulunduğu alanlarda madenciler
tarafından kullanıldı. Tasarımı ince gazlı bezlerden çıkan ve metan gazının patlamasına neden olan alevi önlüyordu.
Charles Babbage (1791 – 1871) – İngiliz matematikçisi ve mucidi. Babbage, gelecekteki bilgisayarların prototipi olan ilk mekanik bilgisayarı yarattı. Çalışan bir modeli bitirememesine rağmen ‘Bilgisayarın Baba’sı olarak düşünülmektedir.
Michael Faraday (1791-1867), İngiliz kimya ve fizik bilgini. Elektromanyetik indüklemeyi, manyetik alanın ışığın kutuplanma düzlemini döndürdüğünü buldu. Benzen keşfetti Bunsen brülörünün ilk formunu icat etti. Elektrolizin temel ilkelerini belirledi. Klor gazını sıvılaştırmayı başaran ilk kişidir ve elektrik motorunu icat etti.
Samuel Morse (1791-1872), Amerikalı mucit, Telgrafı ve mors alfabesini icat etti.
William Henry Fox Talbot (1800-1877) – İngiliz Victoria dönemi fotoğrafçılığının öncüsü. Baskı yapabilen ilk negatifi keşfetti. Fotoğraf çekmek için kalotip sürecini icat etti.
Louise Braille (1809-1852), Fransız mucit. Louis Braille, bir çocukluk döneminde kör oldu. Körler için Braille okuma sistemi yani körler alfabesini geliştirdi. Ayrıca, müzik notalarını okumak için Müzikal Braille sistemini geliştirdi.
Kirkpatrick Macmillan (1812 – 1878) – İskoç Mucit. Bisikletin mucidi. Kirkpatrick günümüzde kullanılan bisikletin temel tasarımını yaptı. Pedal ve zincir sistemi ile çalışan bir bisiklet icat etti.
James Clerk Maxwell (1831-1879) İskoç fizikçi ve mucit. Maxwell, renkli fotoğrafçılıkla ilgili ilk prosedürü icat etti. Maxwell bin yıllık en büyük fizikçilerden biri olarak kabul edilmektedir.
Karl Benz (1844-1929), Alman mucit ve işadamı. 1879’da benzinli içten yanmalı motorun patentini aldı. Benz benzinle çalışan ilk otomobili geliştirdi.
Thomas Edison (1847 – 1931) Yaklaşık 1.000 adet patenti olan Amerikalı mucit. Elektrik ampulünden fonografa ve hareketli görüntü kamerasına kadar çok çeşitli ürünleri geliştirdi ve yeniledi. Tüm zamanların en büyük mucitlerinden biridir.
Alexander Graham Bell (1847 – 1922) – İskoç bilim adamı. ilk pratik telefonu icat etti. Ayrıca optik telekomünikasyon, havacılık ve hidrofoillerle ilgili çalışmalar yaptı.
Nikola Tesla (1856 -1943) – Florasan aydınlatmayı icat eden Amerikalı Fizikçi. Tesla bobini, indüksiyon motoru ve 3 fazlı elektrik, Dalgalı (AC) akımı icat etti.
Rudolf Diesel (1858-1913). Dizel motorunun Alman mucidi. Benzinden daha fazla verimlilik sağlayan bir motor üzerinde çalıştı ve dizel ile çalışan ilk motoru icat etti.
Édouard Michelin (1859-1940), Fransız bir pnömatik lastik mucidi. John Dunlop, 1887’de ilk pratik pnömatik lastiği icat etti. 1889’da Michelin, kendi pnömatik lastik tasarımını  geliştirdi.
Marie Curie (1867 – 1934) Polonya doğumlu / Fransız kimyager ve fizikçi. Curie Radyum’u keşfetti. Bu keşfi radyasyon ve X Işınlarının pratikte kullanılmasını sağladı.
Wright Kardeşler (1871-1948) 1903’te ilk motorlu uçağı tasarlayan, inşa eden ve başarıyla uçuran Amerikalı mucit kardeşler.
Alexander Fleming (1881-1955). İskoç bilim adamı. Fleming, 1928’de Penicillium notatum kalıbından tesadüfen antibiyotik penisilini keşfetti.
John Logie Baird (1888 – 1946) – Televizyonu ve ilk kayıt cihazını icat eden İskoç mucididir.
Enrico Fermi (1901-1954), nükleer reaktörü geliştiren İtalyan bilim adamı. Fermi, indüklenen radyoaktiflikte önemli buluşlar yaptı. Nükleer reaktörün mucidi olarak kabul edilir.
Robert Oppenheimer (1904-1967), Amerikalı Fizikçi Bilim Adamı. Atom bombasını icat etti. Oppenheimer, Japonya’ya atılan ilk atom bombasını yapan Manhattan projesinden sorumluydu. Daha sonra kendi buluşuna karşı kampanya yürüttü.
Alan Turing (1912 – 1954) – İngiliz Matematikçi. Bilgisayar bilimlerinin öncüsü. Süreçleri otomatik hale getirebilen Turing makinesini geliştirdi. Turing makinesi herhangi bir algoritmanın mantığını simüle edebilen bir makinedir.
Robert Noyce (1927-1990) – Amerikalı Elektrik mühendisi. Jack Kilby ile birlikte mikroçip veya entegre devreyi icat etti. 1959’da patent başvurusunda bulundu. Mikroçip bilgisayar devrimini tetikleyen en önemli unsurdur.
James Dyson (1947-), İngiliz girişimci. Dual Cyclone hareketini kullanarak torbasız elektrikli süpürgeyi geliştirdi. Dyson şirketi devrim niteliğinde saç kurutma makineleri geliştirdi.
Tim Berners Lee (1955-) – İngiliz bilgisayar bilimcisi. Tim Berners Lee internetin ağının web sitelerini görüntülenebilmesini sağlayan World Wide Web’i icat etti. http: // protokolünü kullandı ve dünya çapında internetin kullanılabilir duruma gelmesini sağladı.
Steve Jobs (1955-2011) – Amerikalı girişimci ve geliştirici. iPod, iPad, Macbook ve iPhone ile elde taşınan yani mobil cihazlarla ilgili devrimi başlatan kişidir.
Paylaş:

Galileo Galilei Kimdir? Hayatı, Eserleri ve Buluşları Nelerdir?


Bu günkü ''kimdir'' yazımızın konusu, Galileo Galilei dur. Bu sayfamızda, Galileo Galilei kimdir, hayatı, eserleri ve buluşları hakkında bilgilerin detaylarıyla ve yer yer kısa açıklamalarla yer verilmiştir.

Galileo Galilei Kimdir? Hayatı, Eserleri ve Buluşları

Galileo Galilei (15 Şubat 1564 – 8 Ocak 1642), İtalyan fizikçi, matematikçi, gök bilimci ve filozof olup, bilimsel devrimde de büyük rol oynamıştır.

İtalya'nın Pisa kentinde 1564'de dünyaya geldi. Öğrenimini bu kentte tamamladı. Çok erken yaşlardan itibaren matematikte başarılıydı. İtalya'nın öndegelen matematikçilerinden biri oldu. Hayatı boyunca mekanik bilimi, mercekler ve astronomiyle ilgilendi, birçok icatlar yaptı.Dünyanın ve diğer gezegenlerin güneşin etrafında döndüğünü savunduğu için başı Kilise'yle derde girdi. Sonunda Kilise yetkilileri, Galilei'yi yargıladı. Ünlü bilim adamı suçlu bulundu.Görüşlerinin yanlış olduğunu açıklayarak canını zor kurtardı. Ancak tarih Galilei'nin yanındaydı. Dünyanın Güneş'in etrafında döndüğünü bugün artık herkes biliyor. Bir zamanlar Galilei'yi yargılayan Kilise bile bu gerçeği kabul etmiş durumda.

Teleskop Buluşu

Aslında mercekleri kullanarak uzağı gören aletler Galilei'den daha önce yapılmıştı. Ancak bu aletleri, yıldızları ve gezegenleri inceleyecek kadar güçlü hale getiren o oldu.Silindirin göz dayanan kısmına ve diğer ucuna mercekler yerleştiren Galilei teleskopu bulmuş oldu. 1609 yılında yaptığı teleskopla birçok astronomik gözlem gerçekleştirdi. Bunların arasında Ay'ın yüzeyindeki kraterlerin ilk kez tespit edilmesi de vardı.

Jüpiter'in Uydularını Nasıl Keşfetti?

Galilei 7 Ocak 1610 akşamı, kendi yaptığı teleskobuyla Jüpiter'i incelerken, gezegenin yakınında 3 küçük ve parlak yıldız gördü. Böyle birşey beklemediği için bir hayli şaşırmıştı.Onların, diğerleri gibi birer yıldız olduğunu düşündü. Ertesi akşam yine Jüpiter'i gözlemledi. 3 küçük yıldız bu kez Jüpiter'in batısına geçmiş ve gezegene daha fazla yaklaşmıştı. O zaman bunların yıldız değil, Jüpiter'in etrafında dönen gezegenler olduğunu anladı. Sonra bu gezegenlerin bir dördüncüsünü daha keşfetti.Böylece Jüpiter'in ilk 4 uydusu keşfedilmiş oldu. Dönemin öndegelen astronomlarından Simon Marius, Kasım 1609'da, yani Galilei'den enaz 5 hafta önce 4 uyduyu keşfettiğini öne sürdü. Ama daha önce hiçbir açıklama yapmadığı için bunu kanıtlayamadı. Bilim dünyası, Jüpiter'in 4 uydusunu Galilei'nin keşfettiğini kabul eder. Ancak bu uydulara isimlerini 1614 yılında Simon Marius verdi. Uydulara mitolojiden alınan, Io, Europa,Ganymede ve Callisto adları verildi.

Mikroskop Buluşu

Galilei teleskoptan daha küçük ölçülerde bir silindire yine mercekler yerleştirerek "occhialino" adını verdiği mikroskopu yaptı. 1619 - 1624 yılları arasında bu aletten çok sayıda üretti.

Termoskop Buluşu

Galilei, 1597 yılında sıcağı ve soğuğu ölçmek için bir alet yaptı. Termoskop adını verdiği bu alet, ince ve uzun bir tüp şeklinde boynu olan, yumurta büyüklüğünde cam bir şişeydi. Şişenin tüp şeklindeki boynu , içinde sıvı olan başka bir kaba konuluyordu. Yumurta şeklindeki kısmı da elle ovuşturarak ısıtılıyordu. Eller çekildiğinde kaptaki sıvı, tüpün içinde belli bir yüksekliğe ulaşıyordu.


Sarkaç ve Saat Buluşları

Galilei'nin sarkaçlar üzerinde yaptığı incelemeler modern saatin ortaya çıkmasına katkıda bulundu. Bunun ilginç bir öyküsü vardır. Galilei çocukluğunda birgün kiliseye gider. Ayin sırasında uzun boylu bir adamın başı bir kandile çarpar ve kandil ileri geri sallanmaya başlar.Kilisede canı sıkılan ve ayinle fazla ilgilenmeyen küçük Galilei kandilin, yavaşlasa bile hep aynı süre içinde ileri ve geri gittiğine dikkat eder. Ünlü bilim adamı hayatının daha ilerki dönemlerinde de, sarkaçların, yani ipe bağlı ağırlıkların sallanması üzerine incelemeler yaptı. İplerin uzunluğu aynı olduğu zaman, bütün ağırlıkların sallantılarını aynı zamanda tamamladıklarını tespit etti.Eskiden saat yapımında en büyük sorun kendini yineleyen ve hep aynı uzunlukta olan bir hareket bulmaktı. Galilei'nin sarkaçlarla ilgili tespiti saatlere uygulanırsa bu sorun aşılacaktı. Bunu daha sonraki yıllarda Hollandalı bilim adamı Christian Guhens başardı ve "tik - tak, tik - tak" diye çalışan, bildiğimiz modern saati yaptı.

Su Pompalama Makinası Buluşu

Galilei, Padua kentinde 1594 yılında bir su makinası için patent hakkı almıştı. Ne yazık ki bu aletin nasıl çalıştığına dair ayrıntılı bir bilgi elimizde yok. Kayıtlarda makina için şu ifade kullanılıyor: "Suyu almak ve toprağı sulamak için, kullanması kolay ve çok ucuz bir alet. Pompaları sadece bir atın yardımıyla çalıştırıyor ve toprağı sürekli olarak suluyor."

Galilei'nin Ünlü Mahkemesi Nedir?

Galilei'nin yaşadığı çağda, Güneş sistemi konusunda hararetli tartışmalar yapılıyordu. Aslında bu alandaki çalışmalar yeni değildi. Milattan sonra 150 yılında Mısır'ın İskenderiye kentinde yaşayan Batlamyus, kendinden önce gelen düşünürlerin çalışmalarını gözden geçirerek, dünyanın uzaydaki konumuyla ilgili bir çalışma hazırladı.

Batlamyus'a göre; Dünya evrenin merkezinde yeralıyordu. Güneş ve diğer yıldızlar Dünya'nın etrafında dönüyordu. Dünya'yı evrenin merkezine koyan bu anlayış Kilise tarafından benimsendi ve yaklaşık 1400 yıl boyunca resmi görüş olarak varlığını korudu. Ancak Polonyalı Nikolas Kopernik 1530 yılında tamamladığı, "De Revolutionibus" adlı çalışmasıyla yeni bir yaklaşım getirdi.

Kopernik'e göre; Dünya günde bir kez kendi ekseni etrafında, yılda bir kez de Güneşin çevresinde dönüyordu. Kilise'nin bütün öğretilerini altüst eden bu yaklaşımı Galilei de destekledi. Yaptığı gözlemlerle Jüpiter'in aylarının, bu gezegenin çevresinde döndüğünü tespit etti. Bu konuları tartıştığı, "Öndegelen İki Dünya Sistemi Üzerine Diyaloglar" adlı kitabının 1632'de yayımlanması büyük yankı yaptı. Bu kitap, Güneş sistemiyle ilgili karşıt görüşleri savunanların ağzından yazılmış bir tartışmaydı. Bir anlamda bardağı taşıran damla olmuştu.

Katolik Kilisesinin yetkilileri Galilei'yi Vatikan'a çağırdılar. Ünlü bilim adamı, din adamlarının oluşturduğu bir mahkeme tarafından yargılandı. Suçlu bulundu. Dünyanın güneşin etrafında döndüğü yolundaki görüşlerini resmen yalanlamaya zorlandı. Yaklaşık bir yıl süreyle sürgüne yollandıktan sonra evine dönmesine izin verildi. Ancak zaman Galilei'yi haklı çıkardı. Günümüzde, Kilise de dahil olmak üzere herkes, Dünya'nın ve diğer gezegenlerin Güneş'in etrafında döndüğünü kabul ediyor.


Paylaş: